DataLife Engine > Ehmed Onal > Yakındoğu Soykırımla 'Yok' Edildi. Neden?-A.Önal

Yakındoğu Soykırımla 'Yok' Edildi. Neden?-A.Önal


15-01-2012, 08:19. Разместил: Ehmed Onal
Yakındoğu Soykırımla 'Yok' Edildi. Neden?-A.Önal

UZAKDOĞU, ORTADOĞU VAR! YAKINDOĞU SOYKIRIMLA “YOK” EDİLDİ! NEDEN?

Ahmet ÖNAL

TC. kurulurken, sadece Kilikya, Kürdistan, Mezopotamya, Anatolia, Pontus, Lazistan, Rumelî vs. yerlerin adlarını haritadan kaldırmadı. Asya kıtasının batısına yerleşen Bizans imparatorluğu; “Yakın Doğu”, “Orta Doğu”, “Uzak Doğu”yu kendi merkezinin yakın, orta ve uzaklığına göre adlandırdı. TC kurulana kadar bu coğrafyalar böyle isimlendirildi. Sonra coğrafyalardan biri olan “Yakın Doğu” , çıkarcı dünyanın gözleri önünde üzerinden yaşayan halklar ile birlikte haritadan silindi, yok sayıldı. Sesiz sedasız kimse de bu olguyu göremedi ya da görmezden geldi.

Tarihin bir kesitinde, kendini “Dünya’nın merkezi” sayan Bizans İmparatorluğu, dünyayı yakınlık ve uzaklığına göre doğuya doğru coğrafyayı; Yakındoğu, Ortadoğu ve Uzakdoğu olarak isimlendirirken buralar nereleri kapsıyordu? Mezopotamya, Anatolia, Klikya, Pontus coğrafyası ve yakın çevresini, Yakındoğu..! Mısır’dan Hindistan’a ve kuzeyden Rusya ve Umman Denizi’ne uzanan bölge “Ortadoğu” olarak isimlendirilir. Altay Dağları ve doğusuna doğru Hun İmparatorluğu, Moğolistan, Kore, Kamboçya, Vietnam, Japonya, Endonezya vs. coğrafyayı kapsayan yerler Uzakdoğu olarak adlandırıldı.

TC kurulup Yakındoğu’daki halkları jenoside uğratarak “yok” sayıp, “yok” ettikten sonra kendisine kattı. Yakındoğu ismini de “yok” sayarak kendisini Ortadoğu coğrafyası içinde değerlendirdi.

2004’te de ABD’nin Ortaya attığı “Büyük Ortadoğu“ terimi ile Kuzey Afrika ve Orta Asya ülkelerini kapsayacak şekilde kavram yeni siyasi projelere göre, coğrafyalar yeniden isimlendirilmeye çalışıldı.

Buradan da anlaşılmaktadır ki, coğrafik isimler, Etnik yerleşimlerin yanı sıra, medeniyet/uygarlık ve siyasi egemenliklere göre isimlendirilmişlerdir.

Ancak garipsenen odur ki, siyasi şekillenmeler zaman zaman egemenlik projelerini başka başka halkların ve coğrafik isimlerin “yok” sayılması, “yok” edilmesi üzerinde şekillendirmiştir. Bu kendine katma eylemliliği eğer başkasının kolektif varlığını ortadan kaldırma, yok etmeyi içeriyorsa normal kendine katma eyleminin ötesine geçer ki, bu sınır jenosit, yanı soykırımdır.

1948’de BM tarafından soykırımı “insanlık suçu” kabul ettiren ve Soykırım Komisyonu Başkanlığı’na getirilen Polonyalı Yahudi ve Avukat Rafel Lemkîn soykırımın sekiz alanda uygulandığına işaret eder.

Siyasi, ekonomik, kültürel, dilsel, etniksel, tarihsel, doğasal, fiziksel olarak kırıma uğratmaktır.

Tabi bunların sadece birinin uygulanması soykırım sayılabileceği gibi, bazı durumlarda soykırım sayılmayabilinir.

Siyasi soykırım; Siyasi olarak kendini idare etmeden alıkoyma ve siyasi varlığına son vermeyi hayata geçirmektir.

Ekonomik soykırım; bir toplumsal aidiyetin yaşamsal kaynaklarını tahrip etmek, üretimden alıkoymaktır.

Kültürel Soykırım: Bir halkın mitolojisini, yaşama alışkanlıklarını, gelenek ve göreneklerini, tarihsel yaşamsal alışkanlıklarını ortadan kaldırıp kendi kültürel değerleri içinde eritmek ve kendisine yabancılaştırarak nefret eder duruma getirmenin yanı sıra, kendi kültürünü yaşamasından alıkoymaktır.

Dilsel soykırım: Bir halkın kendi dilini kullanmasından alıkonulması, uzaklaştırılması ve başka dili konuşmaya zorlayarak kendi anadilinden uzaklaşmasını ve unutmasını sağlamak, ana dilinden nefret eder duruma getirerek egemen dili kutsamak ve egemenliğini pekiştirmek üzere “diğer” dilleri yok farz etmek ve yok saymaktır.

Etnik Soykırım: Bir etnisiteyi yok saymak, yok etmek üzere kolektif grup olarak hedeflemek ve yaşamsal olarak ortadan kaldırma faaliyetidir.

Tarihsel Soykırım: Hedeflenerek ortadan kaldırılmak istenen topluluğa ait tüm kalıtsal, sanatsal ve estetiksel belge, kanıt ve sit alanlarını ortadan kaldırmak ve kendisini hatırlayacak olguları yeryüzünden silme eylem projesidir. Tüm coğrafik isimlerin yasaklanması ve tüm tarihi kalıntıların tahrip edilerek kendisine ait olduğunu iddia etmektir.

Doğasal / Ekolojik Soykırım: Eski ya da yerleşik olan topluluğa ait tüm kalıntıları yok etmek üzere tüm tabiatı gerek ekonomik, gerek siyasi ve sosyal kaygılarla tahrip etmek ve doğanın dengesini bozmak, doğayı yaşanır olmaktan çıkarmak ve tarihten yerleşik olanların göçertilerek önce coğrafyayı insansızlaştırmak, sonrasında da kendine ait ya da kendine intibak edilerek entegre olabilecek topluluğu yerleştirerek alıkoyma politikasıdır.

Fiziksel soykırım: Canlı olarak topluluğu ortadan kaldırma projesi ve eylemidir.

Örneğin siyasi literatürde “Yakındoğu” kavramı ortadan kaldırılmıştır. Ancak siyasiler, tarihçiler ve toplumbilimcilerden kimse bu kavramın “yok” sayılmasını sorgulamak istememiştir. Ne hikmetse haklı bir davanın peşinde olan, mazlumları savunan kesimler de “Yakındoğu” isminin haritadan kaldırılmasını, siyasi literatürden silinmesini sorgulamayı düşünmemiştir. Sormamışlardır ki; “Orta” ve “Uzak”ı olan bir “Doğu”nun “Yakın”ının da bulunması gerektiği, bu isimde bir coğrafyanın da bulunması gerekir diye sorası gelmez mi? Peki bu “Yakın!” neresidir? Kavram nasıl ortadan kaldırıldı ve adeta tedavülden çıkarıldı? Bu soruları siyaset ve akademik çevreler bir türlü sorgulamaktan imtina eder oldular. Zira bu coğrafyanın tüm otokton(yerleşik) halkları alaktonlar(dışarıdan gelenler) tarafından jenoside tabii tutuldu ve bu siyaseti bugün sürdürenler var. Bu jenosit politikalarını sürdürme sürecinde halklar ortadan kaldırılırken, var olma koşulları cılız olanlar (Türk olmayan çılgın Türkler) şekillendirilip devlet hatta millet düzeyine getirtilip egemen olarak şekillendirildi..

Çünkü hiç bir milli ve sosyal tarafı olmayan TC. Devleti’nin şekillenmesi adeta “tombaladan çıktı” gibi bir vaziyetinin olduğunu söylemek tarih bilinciyle çelişmediğini iddia etmek yerindedir ve yanlış değildir..

Zira I. Dünya Savaşı’nda, savaşın ağırlıklı olarak sürdüğü alan Osmanlı İmparatorluğunun egemenliğinde olan toprakları paylaşmak ve Osmanlı Devletine miras olabilecek hiçbir kurumsal nüveye yer bırakmamak idi. Ancak bu projenin uygulamaya sokulduğu aşamada Alman devletinin Jenositlerle Yakındoğu’yu haritadan silme projesine göre şekillendirilen Jön-Türk Hareketi 1915-1919 tarihleri arasında İngiliz ve Fransız bloku tarafından siyasi arenadan tasfiye edildi.

1917 Ekim Devrimi’nin ortaya çıkmasıyla İngiliz ve Fransız projesi eski halde yürüyemez oldu. Uzak, Orta ve Yakındoğu’ya sokulan ve etkisi yayılan Sovyet etkisini durdurmak için takviye projeler ve siyasetlere ihtiyaç çıkınca, Osmanlı kalıntılarına yeniden ihtiyaç duyuldu. Ne ilginçtir ki, I.Dünya Savaşı’nın yanı sıra iç savaşından da bitap düşmüş yeni Sovyet iktidarının da İngiliz Fransız yayılmasını durdurmaya ve savaşı en azında erteleme siyasetleri vardı. Bu nedenle çarçabuk Yakın, Orta ve Uzak “doğu’lar da şekillenecek tutarsız da olsa iktidarlara İhtiyaç duyuluyordu. Bu Yakındoğu’da Jön-Türklerin kırıntısı ve devşirme siyasilerden şekillenen ve sonrasında Kemalistler olarak adlandırılacak hareket idi. Ortadoğu’da Afgan Emiri idi. Uzak doğuda Çin’de şekillenen Çan Kay Şek hareketi idi. İşte çift taraflı şekillenen bu ihtiyaçtan İngiliz Vizesi ile Yakındoğu’ya Müfettiş atanan Mustafa Kemal güç olarak şekillendirilmeye çalışıldı.. Bu aşamada Sovyetler Birliği de geçmişte Jön-Türk yani İttihatçı olan bu kadronun hareketliliğini gördü. El attı, destekledi ve Mustafa Kemal önderliğinde, “Faşist Askeri Bürokratik Diktatörlük” şekillendi. Bu devlet şekillendikçe Almanlardan edindikleri projelerini bu kez İngiliz ve Fransız işbirliği ve Sovyet desteği ile tahkim ederek, İttihat ve Terakki’de olan Ortadoğu’ya yönelimi durdurma ve hedeften çıkarma farklılığı ile Yakındoğu’yu haritadan silme girişimini sürdürdüler. Bunun için de Yakındoğu’daki kolektif ve otokton halkları tabi tutukları jenosit politikasını yeniden aktif kıldılar. 1913’te Rumları mübadele ile göçertmeleri bir jenosit idi. 1915 Ermeni jenosidi, Süryani-Kildanı Jenosidi, Êzdi Jenosidi gerçekleşmiş idi. Cumhuriyet döneminde ise daha evvel olan jenositleri inkâr ederek ve onlardan kalan kalıntıları temizleyip tamamlamanın yanı sıra ve uzun sürece yayılmış Kürt Jenosidini sürdürme siyaseti güdüldü. Parçalanmış, bölünmüş, iskeleti adeta dumura uğratılmış bu coğrafyanın tek tek katliamlarını da bu genel jenosit politikasının birer parçaları olarak değerlendiremezsek eksik olur. Ermeni, Süryani, Pontus, Rum, Êzdî, ve yine uzun sürece yayılan Kürt jenosidinin fiziksel alandaki hedefi; Koçgiri (1920), Piran(1925), Zilan(1930), Dersim(1938), Geliyê Sapo(1942), Qeliban(2011) vs. katliamları her biri kendi başlarına birer soykırım olarak değerlendirilemezler. Ancak tümünün toplamı üzerinden devletin soykırımcı karakteri ve planlı siyasetleri ile değerlendirildiğinde, bu katliamların soykırım olarak değerlendirilmesi mümkün olabilecektir.

Bir eylemi soykırım ya da Jenoside olarak değerlendirebilmek için düşünülmüş, planlı bir idare ve iradenin; ekonomik, siyasi, etnik, fiziki, coğrafik, tarihsel, mitolojik ve gelecek kolektif varlığını ortadan kaldırmayı vs. hedefler. Bu hedefleri gerçekleştirmek isteyen soykırımcı, imha, inkâr ve vahşet siyasetini sistematik hale getirerek ve uzun vadeye yayarak “yok” etmek istediği aidiyetin özgünlüklerini dikkate almak durumundadır. Dilin inkârı, halkın inkârı, millet olarak var olmayı inkâr, coğrafyalarının inkârı ve bu inkâra karşı çıkan tüm dinamiklerin imhası üzerinden sürdürülen politika jenosittir. Çevremize baktığımızda yaşamın her alanında karşılaştığımız inkâr ve imha, Tıpkı Ermenilere, Pontus’lulara, Süryanilere ve nüans farkla Uzun sürece yayılan ve diğerlerinden daha sancılı olan Kürtlere tatbik edilen hedef; jenosittir.

Pêri vadisinde adım adım gördüğümüz öncesinde Ermenilere ait, sonrasında Kürtlere ait her icraatta bunu görmek mümkündür. Köylerin adeta harabeye çevrilerek ortadan kaldırılması. Ekonomik olarak tutunacak bir dalın bile bırakılmadığı, tarım, hayvancılık vs. tüm üretim kollarının ortadan kaldırılarak gelecek vaat etmeyen bir güvensiz durumun yaratılması, kendini inkâr eden, asalak, aşağılayan bir topluluk yaratarak iradesiz aciz üreten değil, dilenci bir topluluğun yaratılmasını, yaşamın her adımında gözlemlemek mümkündür. Egemenler; literatürü kendi siyasi merkezlerine göre şekillendirirler.

Anatolya, Klikya, Mezopotamya, Pontus yanî Yakındoğu’da ve bu coğrafyalara ismini veren halkları coğrafyaları ile birlikte ortadan kaldırmaya giriştiler. Bunun yerine “Anadolu” ve “Türkiye” isimlerini, insanlık hapishanesi olarak inşa ettiler. Tüm otokton halkların varlığı “yok” sayılarak Türk varlığına armağan etmek için tün yol ve araçlar etkinleştirildi!

***

Araplar; Dicle ve Fırat havzası için kullandıkları Mezra-Botan ismini artık kullanmazlar. Mezra: Çevre yerleşim olduğuna göre, Mezra- Botan’ın da merkez bir yere ait olması gerekir. Eski Sami Dünyası Mezra- Botan’ı kendini merkezlerine göre tanımladılar. Zira kadim Kürdistan’a kendini “Kudretli merkez” hesaplamaları neden idi? Kendini merkez olarak tanımlamak ve çevresini “mezralarla, yedek yerleşim yerlerini kendine bağlı kılarak merkeziliğini, idari kudret ve kuvvetlerini icra ettiler. Bu merkezler, Ninova, Bağdat, Mekke-Medine, Mısır, Terhan, Kudus, Basra vs. olabileceği gibi Konstantinopolis ve ya da Kum olabilirmiş. Çünkü bu merkezler tarihte siyasi ve dini idarelere “merkez” olmuş, kendilerini ve çevrelerini siyasi yönelimlerine göre isimlendirilmişlerdir.

Ancak insanlığın kendini yarattığı, üretime geçtiği alanlar sırasıyla tahliye edilmiş, taliye düşürülmüş, sıradanlaştırılmış ve tarihsel önemi unutturulmaya çalışılmıştır.

Oysaki insanlığın üretime geçtiği ortamlar/koşullar, çeşitli avcılığa elverişli hayvanların bulunması, suyun bulunması, otlaklık ve barınmak için in/mağaraların bulunması, dört mevsimin bir arada yaşar olması gerekir.

Zerdüştiliğin; güneş, yağış, toprak, rüzgâr ve güç kültünü kutsaması, mit olarak insanlığın belleğinde önemli bir algıdır. Grek, Mezopotamya ve Hun İmparatorluğunun kurulduğu alanlar, Kafkasya ve Mısır’da mitolojinin kökleşmesi yerel halkların kadimliğinden ve bu alanlarda üretimi geliştirerek, hayvancılık ile tarımı iç içe kullanmaya geçmiş olmalarındandır.

Akıncının, işgalcinin; çapulculuktan, talandan, üretimin ve icadın zorluklarını düşünme ve kadim yerel halkların sağladığı mitolojik ve kültürel değerlere saygıdan çok, o halkların kafalarındaki miti yıkarak, ruhsal çöküntüye uğratarak hüküm sürmek, maddi ve manevi yaratıların üstünden kendini tanımlayarak “güçlü, dokunulmaz ve muktedir” olduğunu yerelliye kanıtlamak istemesi genel hâkimiyet dikstürüdür.

Karakollarda “Burada Allah yoktur, peygamber tatile çıkmış!” sözünü afişe etmeleri tesadüfü değildir. Uçak, helikopter ya da bombardımanla yatırların, ziyaretgâhların, dağların hoyratça vurulması tesadüfî değildir. Koruyucu, kutsal bilinen dağları vurmak, şehit diye bellenen, saygı duyulan büyüklerinin mezarlarının vurulması da tesadüfî değildir. Seyit Rıza, Şeyh Said ve arkadaşlarının mezarlarının belirsiz yerlere gömülmesi, onlar etrafında inanılan ve yaşatılan mitolojinin Kürt ulusal değerleriyle buluşmasını engellemek için olmadığını kim iddia edebilir ki?

İşte şimdi kutsal bilinen Munzur, Düzgün Baba, Silbus û Star, Seyqasım, Şeytan Dağları, Qertalix, Karêr, Eser, Kanireş, Şerefdin, Paltokan vs. oraları kutsal bilen halkın gözleri önünde bombalanmakta, HES inşaatlarıyla delik deşik edilmekte ve kutsallıkları, mitleri halkın gözünden düşürülmeye çalışmakta ve oraların birer özlem ve saygı duyulur yerler olmaktan çıkarmak, oralara bağlanan ve adeta inanarak terapi olma, oraları şifa ve güç/kuvvet veren yerler olmadıklarına halkı inandırmaya çalışmaktadırlar. Oralara sığınarak korunamayacaklarına insanları inandırmaya çalışmaktadırlar. Adeta oralara bağlılık tükenince, ora insanının kendi toprağından alıp başka başka yerlere sürmek ve bir daha geri gelmemek üzere bağlılığını çözmek üzere ardında bıraktığı ev ve barınaklarını kaldırmak önem arz etmiştir.

Bütün bunların konumuzla alakalı olan tarafı, her festivalin, oradaki her ortaklaşa moral değerin, birlikte söylenen her stranın, inkâr edilen, yok sayılan ve yok edilmek istenen her mitolojik duygunun yerel halkın moral değerlerini yükseltmektedir. Aksi her girişim ise mazlumun moral değerlerini zayıflatmak ve onların kolektif duygularını, düşüncelerini, reflekslerini yok etmeye hizmet eder.

Eskiden beri, egemenin korktuğu şey, resmi ideoloji dışında yaşayan kolektif topluluklardır. Devlet, soykırımcı karakteri ile yok etme eyleminin hedefinde kolektif toplulukların tamamını koymuştur. Tüm kolektif hakların imhaya tabi tutulması öylesine sıradan, kanıksanır, özgüvenden uzaklığı yerleştirmiş, yaygın ve genişletilmiş ki, bu kolektif haklar, bireysel hakların yok sayılmasına kadar vardırılmıştır.

Bu inkâr zamanla içselleşmiş ve “Bireysel hakları verseler yeter!” dedirtecek kadar Türk ve Müslümanlar dışında her aidiyet “dilenci” olarak algılanır olmuştur. “Biz Kürtlerin dil, eğitim, kültürel, düşünsel, yaşamsal haklarını vereceğiz!” diyecek kadar zıvanadan çıkıyorlar. Bir diğeri de “Veremezsin. Veremeyiz. Çünkü biz bunu rahat değil, kanla aldık!” diyerek tabi tutulduğumuz soykırım üzerinden bir mizanseni oynamaktadırlar. Doğuştan var olan ve insanlık için yaşamsal ve tabii hakkını elinden zor ve şiddet ile alıp, geri vermeyi de lütuf olarak görmek, tam bir köleci ruh hali ile köleye yaklaşımdır.

İnsanlığın ilk kez Uzakdoğu’da bulunan Pekin ve çevresinde, Ortadoğu’da Keşmir ve Yakındoğu’da ise Yukarı Mezopotamya’nın ova, mağara, su ve av hayvanlarının bulunduğu 35 ile 45 paralelleri arasındaki dört mevsimin var olduğu alandır.

Avareş, Munzur, Pêrî, Murat, Aras ve Zê sularına analık eden, Munzur, Zêl, Düzgün Bava, Silbus, Seyqasim, Şeytan, Şerefdin, Kanireş, Paltokan ve Zagros dağlarıdır. Bu dağların kutsallığı birazda doğurdukları sudur, hayattır. Aydınlık ve sıcaklığın Güneş olarak bu dağlardan doğuşudur, Bu dağlardan ovalara uzanan sert, ılık ve eforuyla havayı yaşanılır kılan, ferahlatan rüzgârıdır. Ya toprak ve insanın kendini vererek üretiği ürün ile edindiği yurttur.. Bunların toplamı özlemdir. Bu özlemi yaşayan bilir. Yaşamayanlar ancak yaşayanların “of”. “Of”larına soğuk gülücükleri ile alaycı gülüp geçerken, ne kadar alay edilecek duruma düştüğünü fark etmez.

Şimdi o Mezopotamya’nın kadim tarihi kâr hırsıyla barbarların elinde HES inşaatları ile tarihi kalıntılarıyla ve iklimi ile sulara gömülmek suretiyle yokluğa gönderiliyor! Biz oranın gerçek sahipleri ise bu “yok” ediş karşısında lakayt ve aymazlığımızla karşı durduğumuzu sanıyoruz. Kiğı’nın kalesi şahittir ki tarih bizi fena yargılayacak. Tabi o coğrafyayı tahrip eden canavarların canavarlığını ve katilliğini de teslim edecek.

Pêrî Nehri’nin üzerine beş baraj çekmek asla kabul edilecek şey değil! Munzur, Zê, Murat, Avareş ve diğerlerinin üzerine çekilen bentler de karları azaltmakta ve ilk insanlığın arkeolojik kalıntılarını sulara gömerek bitirir. Bu duruma vicdanı buharlaşmayan her insanın kalbi sızlamaması mümkün mü?

Qeliban’da Kürt gelinlerinin, kadınlarının gencecik insanlar için döktüğü göz yaşı, genç yavrularının kanına karışırken, yaşananın uzun sürece yayılan Kürt jenosidinin bir parçası olduğunun ne kadar bilincinde?

200 yıllık Kürt milli kurtuluş savaşında milyonlara varan çetelesi ile düşen bedenlere rağmen; Kürt siyaset sınıfının “Galiba Bilmem!” cevabi da bir katliam gibi acı verir içime!

Вернуться назад