DataLife Engine > Röportaj > Devrimci Müslüman Vicdani Retçi M. Lütfü Özdemir'le Röportaj- Hülya Yetişen

Devrimci Müslüman Vicdani Retçi M. Lütfü Özdemir'le Röportaj- Hülya Yetişen


25-08-2012, 13:07. Разместил: Leyla
Devrimci Müslüman M. Lütfü Özdemir İle Röportaj- Hülya Yetişen

Bu ayki röportajımızı kendilerini ‘Devrimci Müslüman’ olarak tanımlayan gruptan bir gençle, Mehmet Lütfü Özdemir’le gerçekleştirdik. Bu röportaj, sivil itaatsizlikle ilgili yaptığımız çalışmanın sadece bir bölümünü oluşturuyor. Çalışmamız öz itibariyle ezilen halkların ve sınıfların hak arama mücadelesinde “Sivil itaatsizlik” yöntemini tartışmakta, aydınlatmaya çalışmaktadır..

Sivil itaatsizlik Mahatma Gandhi ve Nelson Mandela ile çağımızın hak arama ve direniş biçimi olarak tarihe geçmiştir. Hindistan’da 700 milyonu İngiliz sömürgeciliğine karşı direnişe geçiren Gandhi bu düşüncesini Güney Afrika’da edinir. Dünyanın en ırkçı ülkesi Güney Afrika ve dünyanın en yoksul, en kalabalık ülkesi Hindistan’daki bu hak arama yönteminin başarıya ulaşması şiddet içeren direniş stratejilerini sorgular hale getirmiştir.

Sivil itaatsizlik ezilen halkların ve sınıfların hak arama mücadelesindeki bu köklü yöntem değişikliğini ifade ediyor. Peki bu eylem/eylemsizlik gücünü nereden alıyor? Felsefesi, öngörüsü, eylem biçimi, şiddeti, şiddetin sınırı, ilişki biçimi, ilişki ağı nasıldır?

Bu ve benzeri daha onlarca soruya cevap bulmak için Güney Afrika’dan Hindistan’a kadar bir yol izledik. Sorularımızın bazılarını Rahip Martin Luther King’e, bazılarının büyük ahlâk (Stayagraha) kurucusu Gandhi’ye ve Nelson Mandela’ya sorduk.

Uzun bir araştırma ve inceleme sonunda böyle bir araştırma-röportaj dosyasını hazırlamaya karar verdik.

Kamu Vicdanına Çağrı, Sivil İtaatsizlik' adlı derleme kitabının yazarı Yakup Çoşar'a Avrupa’da ulaştık. O bize kitabını gönderdi biz de sorularımızı. Ancak Yakup Bey, sonradan durumunun röportaj vermeye uygun olmadığını söyledi. Biz de sorularımızı onun kitabından yararlanarak cevaplamaya çalıştık.

Ayrıca Bilgi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü'nde , 'Demokratikleşme Sürecinde Vicdani ret, Türkiye Örneği' adlı Hukuk Yüksek Lisans tezi hazırlayan A.Serra Cankur 'un çalışması da bizler için önemli bir kaynak oldu..

Türkiye’de ırkçılığın, düşmanlığın şiddetin ve savaş çığırtkanlığının arttığı böylesi bir süreçte sivil itaatsizlik ve vicdani ret konularının üstünde durulup tartışılmasının kamu vicdani açısından önemi büyüktür.

Çatışma-Ahlâk-Siyaset ve eylem ilişkisini detaylarıyla anlatan bu araştırma-röportaj dosyasını okurlarımızla paylaşarak yararlı olmasını umuyoruz...

Sivil itaatsizlik bir eylem mi, eylemsizlik mi veya bir teori mi?

Sivil itaatsizlik; insanların tüm güçlerini kullanarak; daha eşitlikçi, daha özgür, daha adaletli yarınlara ulaşmak için gösterdiği çabadır.

Sivil itiaatsizlik, haksızlıklara karşı bütün yasal yolların tıkanıp tükendiği noktada kamu vicdanına çağrıyı amaçlayan bir eylemdir.

Bireyin, parti grup ve çevre çıkarlarından bağımsız olarak, kendi vicdaniyle hesaplaşmasının sonunda giriştiği demokratik bir isyandır.

Vicdanın dayattığı bu isyana diğer insanların da katılımını sağlamak için, düşünsel bir ortaklığa ideolojik birliğe gerek yoktur. Karşı durulan konuda ortak bir anlayışın oluşması yeterlidir. Ahlâki, vicdani bir ruh ve eylem birliğidir.

Sivil itaatsizlik, gündelik yaşamlarımızda kurduğumuz ilişkilerde, yalan söylememek, haksızlıklara karşı çıkmak, sözünü tutmak, sahtekârlık yapmamak gibi ahlaki ilkeleri politik düzeye çıkarma çabasıdır.

Ve sivil itaatsizlik eylemi alenidir, yasadışıdır, meşrudur.

Sivil itaatsizliği kapsam ve içerik olarak nasıl tanımlayabiliriz? Bu eylem hangi kuralları içerir?


Sivil itaatsizlik ana ilke olarak şiddeti ret eder. Alenidir, kamuya açıktır. Yasal sonuçlarına katlanmayı gerektirir. Bedau, Rawls, Dreier, Frakenberg, Arendt ve Habermas gibi düşünürlerin tümü bu konuda hemfikirdir.

ı-Şiddeti ret eder. Mevcut yasalara karşı pasif bir direniştir.

ıı- Yasalara aykırıdır. Ahlâki, vicdani ya da politik nedenlerle, meşru kabul edilmeyen yasalara aykırı gerçekleştirilen, politik bir eylemdir. Karşısında durduğu yasanın bir temel haksızlık olduğuna kamuoyunu ikna etmek için adalet anlayışına sık sık vurgu yapar.

ııı- Alenidir. Kamuya açık alanlarda, şiddet içermeyen eylem biçimlerini ve araçları kullanılarak kamu vicdanına çağrı yapar.

Sivil itaatsizlik ile yasadışılık, meşruluk ve erdemlilik arasında nasıl bir ilişki var? Yasadışılığın sınırlarını nasıl tespit etmek gerekiyor?


Hukuk “adalet” ideali ile ifade edilen daha üstün bir amaca yönelmesi beklenen bir yapıdır. Sivil itaatsizlik hukukun kamu düzenini koruma işlevi ile adaleti sağlama işlevinin sınırlarının belirsizleştiği ve bu iki işlevin karşı karşıya geldiği yerde ortaya çıkan bir çözüm arayışıdır.

Hukukun adalet ve meşruluk temelinin sarsıldığı olay ve olgularda direnme hakkı öncel olarak sivil itaatsizlik eylemi biçiminde ortaya çıkar. Yurttaşın hak ve özgürlüklerini yok sayan, yasanın kendisine tanımış olduğu yetkileri aşan, insanlara zulmeden iktidara karşı, itaat etme yükümlüğü sona erer; bu iktidara karşı direnmek hak halini alır.

Kural olarak, erdemlilik bir hakkın varlığında değil, o hakkın elde edilmesinde kullanılan yöntemdedir. Bir hakkı ihlal eden üstün otoriteye karşı güç kullanmadan ona itaat etmemek, bu itaatsizliğini kamuya açık alanlarda eylem veya eylemsizlik biçiminde ifade etmek önemli bir maharettir. Şiddet hangi amaçla olursa olsun, sonunda insana, doğaya ve eşyaya (emeğe) yönelen bir tahriptir. Sivil itaatsizlik bu tahribatı gerçekleştirmeden adaleti sağlamaya yönelik bir eylem olduğu için erdemliliktir. Bu eylem tarzında yasadışılığın sınırı yoktur. Eylemin kendisi yasadışıdır, ancak meşrudur. Eğer bir sınırlamadan söz edilecekse o da meşruluğun sınırlarıdır.

Sivil itaatsizlik ile fiili direniş arasındaki önemli bir fark vardır. Sivil itaatsizlikte eylemci devletin oluşumunda hukuk ve meşruluk temeline aykırı bir durum görmemekte, ancak mevcut yasa, yürütme uygulama ve kararlarında hukuka aykırı olduğu, adaleti zedelediği düşüncesindedir. Fiili direnişte ise eylemci, devletin asli unsurlarını ve yıkımını hedeflemektedir.

Sivil itaatsizlik hangi toplumlarda uygulama olanağı bulur? Türkiye’yi bu çerçevede nereye koyabiliriz?

Hukuk devletinin düşünsel temelinde direnme hakkı yatar. Hukuk devleti kişinin direncini, direnme hakkını esas almakla polis/asker devletinden ayrılır. Sivil itaatsizlik, bu yönüyle ilk bakışta yasadışı görünmesine rağmen hukuk devletinin kendi düzeltmesi için bir ihtiyaçtır da.

Sivil itaatsizliğin dönüştürücü rolü, müzakereci bir çerçevede kurulacak meşruiyetin önemli bir parçasını oluşturur. Sivil itaatsizlik tarafından oluşturulan alternatif konuşma biçiminin dayanağı “içtenlikli, nazik, karşı tarafı muhatap alan, dinlemeyi bilen, ikna olmaya hazır bir tutuma sahip olan insanlar” aracılığıyla gerçekleştirilecek bir konuşma adabıyla iletişim odaklı bir kamusal alan anlayışıdır.

Görüldüğü üzere sivil itaatsizlik, hukuk devleti olma iddiasında olan bir devlet düzeni içinde gerçekleşen/gerçekleşmesi beklenen bir eylem biçimidir. Diktatörlük ve despot rejimlere karşı bu eylem biçiminin sonuç alması bir yana, bireyin kendisini bu nitelikteki bir iktidara sunmasının da ahlâki olup olmadığı da tartışmalıdır. Ancak Güney Afrika ve Gandhi Hindistan’ı hem bu kuralın önemli bir ayrıntısı hem de sivil itaatsizliğin stratejiye dönüştüğü bir alanı ifade ediyor.

Sivil itaatsizlik eylemine karşı şiddet uygulandığında eylemcinin tutumu ne olmalı?

Türkiye’de demokratikleşmenin önündeki engellerden biri Türkiye’nin güçlü bir devlet yapısına karşılık zayıf bir sivil toplum yapısına sahip olmasıdır.

Belirli konularda görüş açıklamalarının engellenmesi, sivil itaatsizlik gösterilerinde ve toplumsal hareketlerde eylemcilerin şiddete maruz kalmaları sivil toplumun gelişimini engelleyen nedenlerdir.

Sivil itaatsizlik meşrulaştırıcı bir hukuksal kalıp olarak görülebildiği takdirde geriye tekil sivil itaatsizlik eyleminin yargıç tarafından meşru görülüp görülemeyeceğidir. Bunun anlamı şu: Sivil itaatsizlik eylemi yargıya taşındığında yargıç ve savcılar hukuk devletinin gereklerini yerine getirip getirmemek gibi tarihi ve vicdani bir sorumluluk altına girmektedirler.

Türkiye’de bu konuda verilmiş çok sayıda çelişkili mahkeme kararları vardır. Ancak kararların çoğunluğu “otoriter bir yasacılığa” zemin sunmaktadır. Yargının hukukun üstünlüğünü değil, otoriter yasacılığı esas alarak verdiği kararlar daha çok Kürdlere ve Kürd sorununa ilişkin konularda olmaktadır.

Polis/jandarma güç kullanarak yasayı uygulamakla, dolayısıyla onu korumakla yetinmemekte, adli durumun açık olmadığı durumlarda da güvenliği sağlama gerekçesiyle müdahalelerde bulunmaktadır. Polis ve yürütme sivil itaatsizliğe karşı girişilen bu eylemi “ülke barışını tehdit” gerekçesine dayandırmaktadır.

Oysaki Sivil itaatsizlik eylemleri gerçekleştirilirken fiilen bir zor veya silahlı güce başvurulmadığı sürece bu eylemlerin potansiyel şiddet barındırdığı görüşü gerçekçi değildir. Bu fiili durum ortaya çıkmadıkça iktidar ve idarenin gerekçeleri yalandan öteye gitmez. Böylesi durumlarda sivil itaatsizlik eylemlerine karşı polisin sert yöntemi direnişe meşruluk kazandırır. Bu da devletin temellerini sarsar.

Sivil itaatsizliği politik amaçlı diğer yasadışı eylemlerden nasıl ayırt etmeliyiz?


Kuşkusuz her sivil itaatsizlik eylemi politik bir eylemdir. Eylemin politik karakteri devletin politik unsurlarının tasarruflarına karşı geliştirilmiş olmasındandır. Bu tür eylemler politik olmalarına karşın politik yapılanmaların öncülüğünde ve direktifleriyle yapılmıyor olmalarıdır. Eyleme binlerce kişi katılabilir, ancak nihai sonuçta eylem bireyseldir. Örneğin askere gitmeme eylemine binlerce kişi katılabilir. Bu askerliğin büsbütün kaldırılması anlamına gelmez. Bütün bu durum sadece bireyin askere gitmeme düşüncesini ifade eder.

Sivil itaatsizliği diğer yasadışı eylemlerden ayıran en temel özellik açık ve aleni olmasıdır. Sivil itaatsizlik eylemcisi, yargıya, hükümete ve meclise “Sizin yaptığınız kanun, uygulamanız, benim adalet anlayışıma terstir, temel hak ve özgürlüklerimi kısıtlıyor. Ben ne sizi, ne de kanunlarınızı dinliyorum. Aha buradayım. Buyurun gelin! Beni zindana atın, cezalandırın!” diyor. Oysaki diğer politik eylemlerde eylemci kendisini gizler. Sadece bir şiddet mesajı verir.

Sivil itaatsizlik yürürlükteki hukuk düzeni ile ahlâk arasındaki çelişki midir? Bu eylemin etiği ve pragmatiği arasında nasıl bir bağlantı var?


Sivil itaatsizlik, ağır haksızlıkların olduğu durumlarda koşulsuz bir itaat veya isyan seçeneklerinden ayrılan üçüncü bir yol olarak sunulabilir.

Eylem, bireyin veya toplumun özgürlüğüne, eşitlik ve adalet anlayışına hitap ettiği için başından beri kamu vicdanında bir kabul görür. Üstün otoriteye karşı bir duruş sergilediği için eylemciye paye sunar. Eylemci iktidarın nimetlerini elinin tersiyle itiyor, maddi birçok olanaktan kendisine mahrum bırakıyor, buna karşılık toplumda gördüğü saygı ona manevi bir üstünlük ve ruhsal bir dinginlik sunuyor.

Hiç kuşkusuz eylemin maddi kazanımları da vardır. Örneğin askerliği ret eden eylemci birkaç yıl zorluklar yaşamasına, yargılanmasına ve horlanmasına rağmen sonuçta askerlik yapma gibi ağır bir yükümlülükten kurtulmanın umudunu ve sonuçlarını yaşıyor.

İngiliz sömürgeciliğine karşı direnişe geçen Gandhi’nin düzenli ve sistemli eylemi sivil itaatsizlik olarak değerlendirilebilir mi?


Sivil itaatsizlik eylemine daha çok ABD ve Batı Avrupa ülkelerinde karşılaşıyoruz. Bu nedenle eylemin teorik tartışmaları da daha çok bu ülkelerde yaşanıyor. Şu ana kadar sivil itaatsizlik olarak anlatmaya çalıştığımız olay, daha çok bu ülkelerde geçen olayları konu alıyor.

Gandhi ve Mandela örnekleri bir toplumun yeniden inşasını öngören kural ile hiyerarşisinden oluşuyor.

Gandhi’nin eylemi sömürgecilik sisteminin sonlandırılmasını, toplumun yeniden inşasını ve bu inşa sürecinde ahlâki normların ön planda tutulmasını öngören bir yaşam biçimi ve mücadele stratejisidir.

Gandhi’nin mücadele öyküsü ve Satyagraha


K o n f ü ç y ü s :” Devletler ve hükümetler “iyi ve adil” olmadıklarında halkın o iktidara karşı direnme hakkı vardır ' der.

Gandhi bir eylem adamıdır. Satyagraha , şiddete dayanmayan bir direniş biçimi, 'gerçeğe ulaşma çabasıdır.'

Gandhi Sorgun’a gittiği yol sürecinde Hintli bir aristokrat olarak birinci mevkiden bilet almasına rağmen kontrolde güvenlik görevlileri tarafından “renkli insanların”bulunduğu kompartımana gitmeye zorlanmıştır.

İlk tepki olarak başka vagona geçmeyi ret etmiş, ardından “ayrımcılık” insan hakları” sivil itaatsizlik” kavramlarını sorgulamaya geçmiştir.

Eğer mümkünse kötülüğü söküp atmak, bu yolda ilerlerken de adaletsizliklere uğramayı göze almak gerekiyor. Haksızlıkları düzeltmek için ortaya çıkmak şarttır” diyen Gandhi bu olaydan kısa bir süre sonra G. Afrika’ya yerleşir. Yerlilerin avukatı olur.

1894 yılında yerlileri savunmak için Natal Yerli Kongresi adında kalıcı bir örgütlenme kurar. 1907 yılında Güney Afrika Birliği’nin Hükümeti göçe karşı bir yasa çıkarınca, yerli göçmenler “pasif direnişe” geçtiklerini yasayı tanımadıklarını deklare ederler. Gandhi “pasif direniş” kelimesinin içinde bulundukları hareketi ve hareketin felsefesini anlatmaya yeterli olmadığını görür.

Satyagraha

Sat; hakikat, Satyagraha da sertlik anlamına gelir, yani hakikate sahip olan. Hakikâti, aşkı ve ruh gücünü bir araya getirmektir. Hakikate, iyiliğe ve adalette bağlılık en yüce ilkedir. ve bu ilkeler itaatsizliğe yöneltir, her türden yalanın, adaletsizliğin, kötülüğün tezahür ve düzeniyle işbirliği yapmamaya yöneltir.

1914’te ülkesine döndükten sonra; tarım işçileri ve köylülerin mücadelelerin katılır. Güney.Afrika deneyimlerini onlarla paylaşır.

1919 yılında Britanya Hükümeti çıkardığı Sıkıyönetim Yasası ile kişilerin evlerine gitmesi için dört ayak üzerinde yürümesini zorunlu kılıyordu. Bu süreçte sivil itaatsizlikle başlayan eylemler, çatışmalara ve şiddet içeren gösterilere dönüşür. Tüm bu süreç Gandhi’de bir hayal kırıklığına neden olur ve sivil itaatsizlik için, öncelikle toplumun tüm yasalarına uymak/itaat etmek gerektiği, “olgunlaşma sürecini” tamamladıktan sonra itaatsizlik yapma noktasına gelinmesi gerektiğine karar verir.

1920’de Gandhi’nin de içinde bulunduğu Kongre Partisi barışçıl yollarla bağımsızlık talebinde bulunur ancak Britanya Birliği’nden sonuç alamayınca, 1929’da halka sivil itaatsizlik çağrısında bulunur.

Gandhi söyleminde son derece nettir; “Britanya tahakkümü sona ermelidir” ve tahakkümün sonlandırılması için sivil itaatsizlik gereklidir.

Tutsaklığımızın sorumlusu, Britanya füzelerinden çok bizim gönüllü, işbirliğimizdir”

Gandhi sivil itaatsizliği bir anlamda işbirliği yapmamak üzerine kurmuştur. Dolayısıyla iş birliği yapılan durumlarda bireyler baskı kuran kurumlar/ kişilerle sorumluluğu paylaşmakta ve bunun sonucunda tutsak olmaktadır.

1930 yılında Gandhi Britanya Hükümeti’nden tuz yasasını yürürlükten kaldırmasını ister. Hükümet olumsuz yanıtını verince, 79 kişinin katıldığı bir yürüyüş düzenleyerek Hint Okyanusu kıyısındaki Dandi’ye gider ve deniz suyu alarak doğal yoldan, buharlaştırma yoluyla tuz üretimi sağlar ve yasayı ihlal eder. Sürece çok sayıda kadın da destek verir ve tuz kaçakçılığına katılır. Tüm bu sürece ek olarak, köylüler vergi ödemeyi ret eder ve çeşitli eylemler düzenler, ülkede halkın çoğunluğunun sivil itaatsizlik sürecine dâhil olması Britanya hükümetini endişelendirir ve hükümet çözümü Gandhi’yi hapse atmakta bulur

Gandhi’nin hapse girmesiyle eylemler birkaç misli artar, hapishaneler de tutuklularla dolup taşar. Hükümetin şiddet eylemlerine karşın, halk şiddetle karşılık vermez. Gandhi ile görüşmek isteyen İngiliz Hükümeti’ne “Esaret ortamında görüşmek işbirlikçiliktir, ahlâksızlıktır. Ben satyagraha’yı/üstün ahlâkı temsil ediyorum. Bana ahlâksızlığı dayatamazsınız” diyerek ret eder. Bunun üzerine karşılıklı görüşmelerin yapılması için Gandhi serbest bırakılır.

Anlaşmaya varılamaması sonucu tekrar sivil itaatsizlik çağrısında bulunur ve tekrar hapse atılır. Hapishanede ayrımcı bir yasanın uygulanmasına karşı ölüm orucuna girer ve sonunda başarılı olur, yasa uygulanmaz.

II: Dünya Savaşında Hintliler “vicdani ret” deklarasyonunda bulunarak, savaşa gitmeyeceklerini açıklarlar. Hükümet vicdani ret tavrını kabul eder.

1947’de Hindistan bağımsızlığına kavuşur. Gandhi 1948 yılında fanatik bir Brahman tarafından öldürülür.

İnsanların her türlü kazanımı, zaferi şiddet üzerinden elde edeceğine inandığı bir dönemde Gandhi, şiddetsizliğin ve sevginin de çok büyük bir güç olabileceğini, gerçek cesaretin şiddet içermemekte saklı olduğunu ve gücün, cesaretin haklı nedenlerle yapılan bir mücadelede başarıyı getireceğini herkese kanıtladı.

Gandhi bu başarıya nasıl ulaştı sorusunu röportajın sonuna aldığımız “Gandhi ve Satyagraha” başlığı altında vereceğiz.

Vicdani Ret ve Sivil İtaatsizlik
.
Vicdani ret temel insan hakkı olarak tanımlanır. Bilinen ilk vicdani retçi Maximilian' dır. M.S 295 yılında Kuzey Afrika'da ki Namibia ‘da yaşayan 21 yaşında bir gençtir ve Roma ordusuna çağrıldığında askerlik yapmayı reddetmiş, ve Romalılar tarafından idam edilmiştir.

Uluslararası Af Örgütü vicdani reddi şöyle tanımlamaktadır: “Vicdani ya da geçerli bağlılığından dolayı silahlı kuvvetlerde görev almayı ya da savaşlarda ya da silahlı çatışmalarda doğrudan ya da dolaylı görev yapmayı reddeden kişi. Bu, bütün savaşlara katılmayı reddetmese bile, bir savaşın amaçları ya da yürütülme biçimine katılmadığı için reddetmesini de içerir.

Avrupa Konseyi üyesi 45 ülkede zorunlu askerlik kaldırılmış, ya da vicdani redde yasalarda yer verilerek alternatif hizmet sistemi getirilmiştir. Yalnızca Türkiye ve Azerbaycan'da hâlâ zorunlu askerlik vardır. Avrupa Konseyi üyesi olmayan Beyaz Rusya'da da zorunlu askerlik hizmeti bulunmaktadır.

AK üyesi 4 ülkede ise ordu yoktur. Bunlar: Andora, İzlanda, Lihtenştayn ve Monako

Türkiye’de Vicdani retçilere Türk Ceza Kanununun 318. Maddesi üzerinden dava açilip ceza verilmektedir..“Ne kadar korku, o kadar güvenlik, o kadar ordu...” söylemiyle beslenen militarizm , “düşmanın inşası” ile güçlendirilmiştir.

Askerlik sadece “erkek olmakla ilişkili” bir durum değildir. Erkekliğin yeniden üretildiği kadınlarla olan ilişki alanlarında kendisini bir iktidar gücü olarak var etmektedir. Toplumumuzda militarizmi sadece üniformadan oluşmadığını vurgulamak gerekir.

Askerlik hizmeti üzerinden annelere ve eşlere şehit anneliği ve şehit eşi ünvanı verilerek askerlik hizmetinin bir parçası yapılmıştır kadınlar..

Milliyetçilik kurgusuna göre askerlik, Türk ırkının değişmez bir özelliği, Türk kültürünün gururla taşınan bir vasfıdır: “Her Türk Asker Doğar!

Dolayısıyla vicdani reddin bir hak olarak tanımlanmasının önündeki engeller hukuki normlar dan çok, on yıllardır süre giden “ Her Türk Asker Doğar” devlet ideolojisinin doğrultusunda oluşturulan sosyal ve politik söylemlerin, normların ve algıların sonucudur.

Türkiye'de ilk vicdani reddini 1990 yılında Tayfun Gönül ve Vedat Zincir , 2001'de Osman Murat Ülke, 2003 'de Mehmet Tarhan, Mehmet Bal ve 2004 yılında Halil Savda açıkladı.

1990- 2012 tarihleri arasında 160 kişi vicdani reddini açıkladı.

Kamu vicdanına çağrıda bulunmak, eylemi aleni yapmak, “talebin meşruiyetini” görünür kılmak ve devlet üzerinde baskı unsuru oluşturmak açısından vicdani reddi bir sivil itaatsizlik olarak tanımlayabiliriz. Cumartesi Anneleri buna bir örnektir.

Karadeniz’de HES projelerine karşı geliştirilen “Derelerin Kardeşliği etkinliği doğayı koruma amacına yönelik olduğu için kamu vicdanında büyük destek görmektedir. Ancak bu etkinlik hükümetin baraj projesine engel oluşturduğu için sürekli müdahalelere maruz kalmaktadır. Erzurum Oltu’da olduğu gibi eylemciler hapis ile cezalandırılmaktadır.

Yine dinlerini kendi ana dillerinde tanıtılmasını isteyen Müslüman Kürdler’in geliştirdiği Sivil Cuma namazları sivil itaatsizliğe iyi bir örnektir.

Devrimci Müslüman Vicdani Retçi M. Lütfü Özdemir'le Röportaj- Hülya Yetişen

Vicdani Retçi Devrimci Müslüman Mehmet Lütfü Özdemir İle Röportaj

Hülya Yetişen- Sevgili Özdemir bize kendinizi tanıtır mısınız ?

M. Lütfü Özdemir- Adım Mehmet Lütfü Özdemir. İnsan Hakları savunucusu, aktivist ve yazar olarak tanınıyorum. 21 Şubat 1983’de Adana’da doğdum. İlk, orta ve lise öğrenimini Adana’da tamamladım. 10 yıldır edebiyat ile ilgileniyorum. Denemeler ve şiirler yazıyorum.

Adil Medya, Adana Postası, Haber Takvimi, Time Türk, Yazı Atölyesi, Gerçek Hayat
gibi birçok dergi, ulusal ve yerel gazete ve internet haber sitelerinde röportajlarım, yazılarım ve şiirlerim yayınlandı. ‘Van Depremi’ temalı ilk kişisel fotoğraf sergim 2011 sonunda gerçekleşti. İnternet başta olmak üzere ulusal ve yerel radyolarda programlar sundum. Bazı belgesel projelerine danışmanlık yaptım.

Adana başta olmak üzere Diyarbakır, Antalya, Hatay, Ankara ve İstanbul gibi şehirlerde yaşadım. Tanrı'ya Raporlar adlı ilk kitabım (www.tanriyaraporlar.com) geçtiğimiz Nisan ayında İnşa Yayınları’ndan çıktı. www.adilmedya.com 'da yazılarım yayımlanmaya devam ediliyor.

Uluslararası Af Örgütü'nü tanımakla başladı aktivistliğim. Yıllar evveldi 2006 idi. Yine 2006 yılında bir grup arkadaşımla birlikte Genç Gazeteciler Platformu'nu kurmuştuk. Genel sekreterliğini üstlenmiştim, birkaç yıl sürdü. 2008, 2009 ve 2010 yılında Türkiye Kültür-Sanat ve Sinema Almanağı hazırlayan ekipte yer aldım. 2009 senesinde on arkadaşımla birlikte Uluslararası Genç Müslümanlar Platformu'nu kurduk. 10 Ülkede örgütlenmiştik. Misyonumuz zulme karşı biraz ses çıkartmaktı. Bu oluşum da kendini 2011 senesinde sonlandırdı.

2012 yılı 1 Mayıs'ında Türkiye'nin de yakından izlediği Anti-Kapitalist Müslümanlar hareketinde yer aldım. Kapitalizmle Mücadele Korteji'nde tertip komitesindeydim. Hali hazırda 'Devrimci Müslüman' yoldaşlarıma destek vermeye devam ediyorum. An itibariyle Türkiye'de Barış İçin Vicdani Ret Platformu, Karadeniz İsyandadır, Anadolu’yu Vermeyiz Hareketi, Rebeze Kültür Evi ve Savaş Karşıtları’nın bir gönüllüsüyüm.

Erdemli bir insan olma adına arınma mücadeleme devam ediyorum. 2011 yılının 15 Mayıs'ında Vicdani Reddimi açıklamıştım. Her zaman doğaya karşı saygılı ve korumacı biri oldum. Tüketmeye ve sahip olmaya karşıyım. Mülksüz yaşıyorum ve öyle ölmeyi şeref sayıyorum, mülksüzlük benim yegâne şiarımdır, taviz vermeyeceğim en kutsal değerdir.

Hülya Yetişen- Vicdani Ret nedir? Sizi bu kararı almaya yönelten içsel nedenleriniz neydi? Devrimci Müslüman kimliğinizin bunda etkisi oldu mu?


M. Lütfü Özdemir- Vicdani Ret, bugün ansiklopedik bir bilgi olarak ele alınacaksa bunun tanımı her yerde var. Teknik olarak Wikipedia'ya baktığınızda göreceğiniz tanımlara inanmıyorum. Ben bu kavrama farklı bakıyorum. İnsanın özüne aykırı, doğaya aykırı, insanı kendisine ve doğaya yabancılaştıran ne varsa ve sürekli bir sahip olma duyusuna iten ihtirasları reddetmektir diyorum.

Özet ile kapitalizmin biz insanlara dayattığı ihtirasları ret eden herkes Vicdani Retçidir diyorum. Zaten bu ihtirasları reddettiğinizde mülksüz yaşar ve öyle de ölürsünüz. Bu şeref, onur bana yeter.

Beni bu kararı almaya yönelten içsel nedenlerim olmadı. Tamamıyla somut ve reel olaylar etkili oldu. Bir ülkede çocuklar açlıktan ölüyor, babalar evlerine ekmek götüremiyorsa, birileri zevk-û sefa içinde yaşayıp; aç gözlülüklerini devam ettirerek birilerini köleleştiriyorsa, buna itiraz etmek, bu gidişata bir dur demek insanlık borcudur.

Mümin kimse de bu sosyal-ekonomik eşitsizliklere dur demek zorundadır! Mazlumlar için mücadele etmek farzdır. Mazlumun da dini, ırkı şusu busu olmaz! Zaten insanlar, inananlar veya inanmayanlar diye ikiye ayrılmazlar. Ezen ve ezilen şeklinde ikiye ayrılırlar. Ezilenlerin yanında olmak için içsel neden aramak yerine, sokakta kanayan yarayı görmek daha anlamlı geliyor bana. Ben Anarşist bir Müminim.. Vicdani reddimi açıkladığımda söylediklerimin üstüne insanlıktan başka bir kelime koymuş değilim. İnsanlığa ve doğaya bir katkım olacaksa yaşarım hepsi bu.

Hülya Yetişen- Türkiye'deki vicdani retçilerin sayısı ne kadar? Vicdani reddini açıklayan kadınlar erkeklerden farklı olarak nasıl bir muameleyle karşılaşıyor?


M. Lütfü Özdemir- Bugüne kadar Türkiye'de yaklaşık olarak 160 civarında insan vicdani reddini açıklamıştır. Kadınlara her ülkede olduğu gibi Türkiye'de de pek değer verildiğini düşünmüyorum. Sanki kadınların söz söyleme hakları yokmuş gibi hava estiren erkek zihniyete karşıyım.

Diyorlar ki "kadınlardan vicdani retçi olur mu?" Bal gibi olur. Asıl kadınlar vicdani retlerini deklare etmeliler. Dünyanın her yerinde kapitalizmin istediği yaşam tarzını ret edebilecek yürekli kadınlara ihtiyacımız var. Kadınları kişilikleriyle değil dişilikleriyle görmek isteyen kapitalist dünyaya inat, kadınlar kendilerine zorla dayatılan ihtirasları, yaşam tarzlarını terk etmeliler. Ve öyle inanıyorum ki, bu kadınların büyüteceği çocuklar da 'kapitalist dünyaya çomak sokacak çocuklar' olacaklardır. Ben erkeklerden çok kadınların vicdani reddini anlamlı buluyorum.

Hülya Yetişen- Militarizm nedir? Türk toplumu askeri militarizmi neden kutsuyor?


M. Lütfü Özdemir-Kapitalistlerin yeni pazarlar oluşturmak veya mevcut pazarları ele geçirmek adına oluşturduğu süreçler bütününe Militarizm diyebiliriz. Başlangıcı ve sonrasında doğayı bozan, insanları gözyaşına, acıya ve yeryüzünü kana boyayan bir düşünce sistemidir. Türkiye toplumu askeri militarizmi kutsuyor çünkü o toplumda yaşayan insanlara bu türden bir yaşam tarzı dayatılmış olduğu için. Bakınız insan iyiyle tanışmadığı için kötüdür, derler.. Eline silah alıp bilmediği, sorgulamadığı bir savaşın parçası olan insan gerçekten kötü olabilir mi? Hayır olamaz. Bu insanları da kurtarabiliriz içine bulaştıkları bu saçmalıktan.

Onların akıllarının etrafına militarizm çitleri örülmüş durumda. Bu çitlerin varlığı ilk tanrı-devletlere kadar gidiyor. Güçlünün hegemonyası altında ezilen insanlar yine güçlülerin istediği şekilde yaşamak zorunda bırakıldılar. Bu insanların bu çitlerden kurtulmaları gerekiyor. Analarından hür doğanları hiç kimse, hiçbir kurum köleleştiremez. Askerlik de bir kölelik kurumudur. Kapitalizmi korumak ve yaşatmak için var edilmiştir.

Türkiye halkları neden askerliği çok önemsiyor? Çünkü o insanlar kandırıldılar. Askerlik kurumu için 'Peygamber Ocağı' yalanlarıyla büyüdü bu insanlar. Ve yine ölürseniz 'şehit'siniz denildi. Bu çok büyük bir yalandır. Şehit kavramının ne anlamında ne manasında ne kelimenin kökünde 'ölmek' yoktur. Ve bu yalanı sürdürenler nasıl hesap verecekler bilemiyorum! İnsanlar İslamı ve İslam peygamberlerini, barış elçilerini ve yine insanlar kendilerini, doğayı iyi tanısalardı bu yalanlara inanmazlardı.

Sorgulamayan insanları teba yapmakta hiç zor değildir. Bundan dolayı askerlik Türkiye ve benzeri ülkelerde kutsal olarak addediliyor. Çok yanlış çok..

Peygamberin ordusu ve askerlik kurumu ile ilgili kısaca şunları söylemek istiyorum.. Muhammed Peygamber'in 23 yıllık Peygamberliği içerisinde eline kılıç alıp savaştığı dönem toplasanız üç dört ay eder. Savaştığı kimseler; bir şehrin zenginlikten şımarmış ileri gelenleri, yetimi, öksüzü hor görenler, ihtiyaç fazlası mallarını dağıtmayanlar, tefeciler, bezirgânlar, servet sahipleri, yeryüzünde fesat çıkaranlar ve ilahlaşanlardır.

Peygamber ve yoldaşları hiçbir zaman bir beldeye fetih olsun diye saldırmamışlardır. Aksine o beldeyi barış yurduna çevirmek için mücadele etmişlerdir. Bir beldeyi barış yurduna çevirenler bilsinler ki tüm dünyayı cennete çevirmiş gibi olurlar.

Peygamberimiz bunu önce Medine'de sonra Mekke'de yapmaya çalışmıştır. Ölümüne yakın zengin-fakir uçurumu yok denecek kadar azdı. Çünkü olandan alıp olmayana dağıtılıyordu. Bugün 'Peygamber Ocağı' olarak lanse edilen askeri kuvvetler bırakın kapitalistlere, iktidar sahiplerine veya bankalara savaş açmayı aksine onları koruyan, kollayan ve istikrarları sürsün diye mücadele eden kurumlar haline gelmişlerdir.

İslam'da savaş, izne tabidir. Ve Allah bizlerin bankalarla, mal yığanlarla mücadele etmesine izin vermiştir. (Bakara, 2:279) Hal böyle iken kalkıp bunun tam tersini yapmak Allah'a hakârettir. Kapitalizm ve onun melekleri bankalar ve tefeciler buradan yıkılmayacak, kahrolmayacak ise nereden yıkılacaklar söyleyin bana..

Bugün TSK'da dahil olmak üzere ve kendisini peygamber ocağı olarak lanse eden silahlı kuvvetler adına savaşıp ölen her genç kapitalizmin şehididir, bu böyledir!.

Hülya Yetişen- Müslüman Devrimciler’in askeri militarizme bakış açısı nedir?

Mehmet Lütfü Özdemir-Açıkçası sadece kendi adıma cevap verirsem şunları söyleyebilirim. Bugün benim bir düşmanım olacaksa tek düşmanım herkes bilsin ki para tanrısı Mamon ve onun baş meleği kapitalizmdir. Bankalara, tefecilere, bezirgânlara, bilgiyi, serveti ve iktidarı tekelleştirenlere karşı savaş halindeyim. Bunlarla savaş verirken kendimi de bu düşmanlardan, özümü bozacak her şeyden kendimi korumalıyım ve elimden geldiğince korumaya çalışıyorum. Direniş halindeyim. Direnirken savaşıyorum aslında..

İnsanlığı özüne döndürme çabası diyebiliriz ve yine bu duruma savaş değil barış diyebiliriz. Biliyorum ki bankalar yeryüzünden silindiğinde tüm yeryüzü cennete dönüşecektir. Barış için direnmek, eşitliği, paylaşmayı, sevgiyi ve halkların kardeşliğini yaşatmaktır. Ve yine barış için direnmek, tüketmemeyi ve yeryüzünde hazineler biriktirmemeyi öngörür, mülksüz yaşamanız gerekir. Bütün bir kapitalist sistemi yok edecek bir gücüm var ve bu güç beynimin içinde. Direniyorum, şimdilik elimden bu geliyor ve yine direnirken yeni direnişçiler kazanmak içinde mücadele ediyorum. Hülasa, Devrimci bir Müslüman böyle bakar diye düşünüyorum..

Hülya Yetişen- AİHM, Vicdani retle ilgili olarak Türkiye'yi mahkûm etti. Sizce bundan sonra uygulama ve hukuki süreç nasıl işleyecek?

Mehmet Lütfü Özdemir -2010 senesinde vicdani retçi Enver Aydemir için Ankara'da bir grup arkadaşla eylem yapmıştık. Bu eylemden sonra ben ve iki arkadaşım hakkında 318. davası açıldı. Yani, halkı askerlikten soğutmak suçu isnat edildi bizlere. Ekim 2011'de ikinci duruşmada hepimiz beraat ettik. O arada Enver de dışarı çıktı. İçeride işkence görmüştü.

Düşünün, sırf bir insan 'işkence görüyor ve askerlik yapmak istemiyor' diye bağırınca bu suç sayılıyor.. Böyle bir ülkede hukuki anlamda birçok düzenleme yapılması gerekiyor. Ben şahsen askerlik dışında ona denk düşen sivil bir hizmeti de reddediyorum. Türkiye AİHM ve Avrupa'nın sözünü pek dinlemiyor. Dinleseydi geçen sene bedelli yerine vicdani reddi meşru görürdü. Sözde kutsal saydıkları, peygamber ocağını on binlerce liraya satan, NATO için canını veren bir ülkeden ne hayır bekleyeceksiniz.

Türkiye bu kafayla giderse daha çok mahkûm olacak. Çünkü bizler direneceğiz. Vicdani reddini açıklayan ve açıklamayı düşünenler direnmeye devam etsinler. Askerliğin yerine ona denk sayılacak sivil hizmetleri de reddetsinler. Sürecin buraya yani reddedenlerin kazandığı zamana gelmesini ümit ediyorum bu ülkede. Ancak bu iş bir hayli zor gibi.

Hukuki süreçleri hukukçulara teslim ediyorum kısacası. Ben yoluma devam edeceğim. İnsan kardeşlerimi öldürmek istemiyorum. Yeryüzünde yaşayan her insanla bu dünyada cenneti yaşamak istiyorum.

Hülya Yetişen:Teşekkürler sevgili Özdemir

M.Lütfü Özdemir: Ben de teşekkür ederim.


Gandhi’nin Felsefesi ve Satyagraha

Devrimci Müslüman Vicdani Retçi M. Lütfü Özdemir'le Röportaj- Hülya Yetişen

700 milyon insan ve 3 milyon km2 alan sömürge olmaktan nasıl kurtulur? Bu kadar geniş bir coğrafya ve devasa nüfus için “Hindistan’ın özgün koşulları” denilebilir mi? Gandhi’nin felsefesi ne kadar metafizik, ne kadar materyalist?

Gandhi bir eylem adamıdır. Ancak soyut normlardan, önermelerden ve ahlâki buyruklardan oluşan sistematik bir düşünsel alanı da var.
Normlar hiyerarşisinden oluşan bir düşünsel düzeneği de var.

Gandhi sorunun çözümünü üç ana aşamaya ayırıyor. Çatışma, çatışma süreci ve çatışmanın çözümü.

Gandhi’nin Normları

Çatışma durumlarında harekete geç, şimdi davran, kendi gurubun için davran, çatışmadan etkilenenlerin onayıyla davran, inançların doğrultusunda davran.


Biçiminde sıralanan normlar düzeneği özne, nesne ve eylem arasındaki zamansal unsuru ifade etmektedir. Gandhi etkileyici ve belirleyici olabilmenin şartlarını çatışma anlarında zamanı doğru değerlendirmeye bağlıyor. Bu günkü fizik bilimi zamanı maddenin bir iç unsuru olarak değerlendirmektedir. Bu çerçeveden bakıldığında Gandhi bir idealist değil, aslında materyalisttir.

Çatışmanın ne olduğunu kesin olarak belirle, hedeflerini açık bir şekilde ortaya koy, karşıtlarının hedeflerini anlamaya çalış, ortak ve uzlaştırılabilir hedefleri vurgula, çatışma açısından tayin edici olguları nesnel olarak belirle..
… Gandhi’nin burada harekete göre bir tanımlama formülünü seçtiği görülüyor. Çatışmayı da bir hareket olarak değerlendiriyor ve düşünsel kurgusunu hareket üzerinde dizinliyor.

Çatışmaya olumlu yaklaş! Çatışmanın olumlu yönlerini vurgula! Çatışmayı karşıtınla karşılaşmanın bir vesilesi olarak, düşün. Çatışmayı toplumu yeniden şekillendirme fırsatı olarak düşün. Çatışmayı kendini değiştirmenin bir fırsatı olarak düşün!

Buna pozisyon belirleme normları da diyebiliriz. Gandhi, bireyin hareket karşısındaki duruşunu örgütlemeye çalışıyor. Kaçınmayı değil, her durumda ilişkilenmeyi tercih ediyor. Marksist felsefenin tersine Gandhi, maddenin hareket motorunu çatışma değil, ilişkilenme olarak değerlendiriyor ki bu da Quantum fiziğinin bir yasasıdır.

Çatışma sürecinde de ilişkilenmeyi baz alan Gandhi, nesne hareketini kendine yöneltmeyi seçiyor ve bunun için “ Çatışmalarda şiddet kullanma! Yaralayıcı ya da zarar verici eylemlerden kaçın, yaralayıcı ya da zarar verici sözlerden kaçın! Yaralayıcı ya da zarar verici düşüncelerden kaçın, karşıtının malına zarar verme, şiddetin bile korkaklıktan daha iyi olduğunu unutma! Kötülük yapana bile iyilik yap !” diyor.

Nesnenin (karşıtının) hareketini kendisine yönelten Gandhi, kendi konumunu ise amaç doğrultusunda belirliyor. “Hedefe/Amaca Uygun Davran! Çatışmaya daima yapıcı, ileriye götürücü bir unsur katmaya çalış Hedefleri açığa çıkarıcı mücadele biçimlerini kullan! Gizli Değil, açık davran! Mücadeleyi asıl Hedefine yönelt !” (Politik eylemde güvenirliğin temelini açıklık ilkesiyle karşılıyor)

İttifaklar açısından Gandhi ahlâki ilkeyi esas alıyor ve seçici davranıyor. Kötü olarak tanımladığı kişi, kurum ve davranışlardan uzak durmayı öğütlüyor. Gandhi’ye göre kötülük, doğaya, insana ve eşyaya zarar vermektir. “Kötü ile işbirliğini reddet! Kötülüğü körükleyen kurumlarla işbirliği yapma! Kötülükten oluşan bir mevki ile işbirliği yapma! Kötülük getiren eylemlere katılma! Kötülüğe karşı çıkmayan kişilerle işbirliği yapma!

Çatışma sürecinin çözümünde etkin rol almak için bedel ödemeyi gerekli gören Gandhi yıkıcı enerjiyi yok edici yöntemler öneriyor. “Fedakârlığa Hazır Ol ! Cezalandırılmaktan Kaçınma ! Olağanüstü durumlarda yaşamını vermeye hazır ol!“ diyor.

Çatışma sürecinde ortaya çıkan enerjiyi sorunun çözümü hedefine yöneltiyor. “Yapay Cepheler oluşturmaktan Kaçın !Husumet ile karşıtını birbirlerinden ayırt etmesini bil ! Kişi ile statüsünü birbirinden ayırt etmeyi bil! Karşıtınla ilişkini sürdür! Kendini karşıtının yerinde hissetmeye çalış! Tarfların ve tutumların belirlenmesinde katı olma ! “

Burada belirtilen normların tümünün fizik ve toplumbilimle bağlantılı olduğunu görmekte yarar var. Bu bağlantıyı görmemek 700 milyonluk bir insan kitlesini ve 3 milyon km’lik coğrafya parçasını görmemektir.

Gandhi’nin normlarina devam ediyoruz.

Gereksiz Taşkınlıktan Kaçın ! Tavrına olabildiğince bağlı Kal ! Kimseyi kışkırtma ve seni kışkırtmalarına izin verme! Kimseyi aşağılama ve seni aşağılamalarına izin verme! Çatışma hedeflerini genişletme! En yumuşak çatışma biçimlerini kullan !

Çatışmanın Çözümü

Çatışmaları çözüme ulaştır ! Çatışma sürecini uzatma! Karşıtınla daima pazarlık yolları ara! Olumlu toplumsal değişimler için çaba harca! İnsani değişimler için kendinde ve karşıtında çaba harca!!

Öze ilişkin olmayan şeyler üzerinde değil, öze ilişkin şeyler üzerinde ısrarlı ol! Öze ilişkin sorunlar konusunda seninle pazarlık edilmesine izin verme! Öze ilişkin olmayan sorunlarda uzlaşmaya hazır ol!

Kendini Yanılabilir bir İnsan olarak gör! Yanılabileceğini Unutma! Hatalarını Açıkça Kabul et! Daima aynı fikri savunmanın önemli olmadığını bil
!

İradi unsurun çatışmanın çözümünde etkili olduğunu ifade eden Gandhi bu konudaki normlarını şöyle sıralar:

“Karşıtına karşı hoşgörülü ol! Karşıtının zaaflarından yararlanma! Karşıtını kendinden daha katı biçimde yargılama! Karşıtının sana güvenmesini sağla!
Zorlama ikna et! Daima kendin ve karşıtın için kabul edilebilecek çözümler ara! Karşıtını baskı altına alma! Karşıtını inandığın düşünceye ikna et !"


Sonuç olarak Gandhi’nin Satyagraha adını verdiği normlar dizisi hareketi öncelleyen, etik kuralları olan, iradeye rol biçen bir stratejidir.

Hülya Yetişen

hulyayetisen@yahoo.fr


24 Ağustos 2012

Вернуться назад