Warning: mysqli_real_escape_string() expects exactly 2 parameters, 1 given in /var/www/vhosts/eu.kurdistan-post.eu/httpdocs/engine/classes/mysqli.class.php on line 162 Warning: preg_replace_callback(): Requires argument 2, 'langdate('\1', '1334145153')', to be a valid callback in /var/www/vhosts/eu.kurdistan-post.eu/httpdocs/engine/modules/show.full.php on line 245 DataLife Engine > Версия для печати > Meral Okay`la Yapılan Son Söyleşi
DataLife Engine > Yaşam > Meral Okay`la Yapılan Son Söyleşi

Meral Okay`la Yapılan Son Söyleşi


11-04-2012, 13:52. Разместил: Mehmet
Gülenay Börekçi




Muhteşem Yüzyıl’dan ve hastalığının ortaya çıkışından kısa süre öne konuşmuştuk Meral Okay’la. Ümit Ünal’ın yazıp yönettiği Kaptan Feza diye bir filmde oynuyordu. Masumiyet özlemimize, arayışımıza karşılık geliyordu o film. Meral Okay da bir uzaylıyla dostluk kuran kadındı. Fakat o uzaylı hiç de uzaklardan gelmiş sayılmazdı aslında, çok vardı aramızda onlardan, çoğu zaman görmesek, görmezden gelsek bile… Alçakgönüllü Kaptan Feza filminin en önemli yanı bence “ilişki” denen şeyin değerini vurgulamasıydı. Şunu gösteriyordu bize: Eğer onunla ilişki kurmayı denerseniz, anlamaya, dinleyemeye, yaklaşmaya çalışırsanız; tamamen farklı ve yabancı birinin bile size düşman olma olasılığı azalır.

Hiç unutmuyorum; o söyleşide benim belki de bir parça nezaketsiz kaçan bir sorumu, “Ölümün oluşturduğu o büyük boşluğu doldurmaya imkan yok” diye cevaplamıştı Meral Okay. “Hayat her boşluğu dolduracak kadar akışkan değil. Yaman’la aşkımızı bu kadar güçlü kılan belki de trajik finalidir. O dönemde tek ilacım çalışmak olmuştu. Durduğumda canım acıyordu çünkü, içimde bir yangın vardı. Deli gibi çalışarak yas sürecini uzattığımı, hayatımın akışını kestiğimi de düşünmüyor değilim şimdi. Ama şunu iyi biliyorum: Yazmasaydım, o acıyı kağıda dökmeseydim, yasım sonsuza dek sürebilirdi.”

Meral Okay, bir gecekondu kadınını canlandırıyordu Kaptan Feza’da. Aslında mafyadan kaçan bir tetikçi olan ve “Başımı bu dertten kurtarırsanız, parasını öderim” diyen ‘uzaylıdan’ utana sıkıla, kızara bozara torununun okul masrafları için 200 lira isteyen bir kadını…

Bu ülkede 200 liranın bile servet anlamına geldiği hayatlar olduğunu düşündüm önce ve sonra utanma sıkılma duygusuna gitgide daha az rastladığımızı hatırladım. Ve Meral Okay’a “Niçin artık daha az utanıp sıkılır olduk?” diye sordum. Öyle ya; bir dizideki öpüşme sahnesine feveran ediyoruz bugünlerde ama rüşvetten, çıkarcılıktan, gösterişten, para hırsından, yalandan, ikiyüzlülükten, şiddetten hiç mi hiç çekinmiyoruz. İşte anlattıkları…

“Duyguları eskittik çünkü. Bize çocukluğumuzda öğretilen dil ve değerler değişti. Onur, gurur, haysiyet, erdem, şefkat gibi kavramların içi boşaltıldı. Bir de ne olursa olsun bu ülke 30 yıldır savaşıyor. Savaş ekonomisinde hangi ahlaktan söz edebilirsiniz ki! Savaş sadece topla tüfekle yapılan bir şey değildir ve her şekliyle her şeyi yıkar geçer… Sokağa çıkıp hayata çarptığımızda öyle şeylerle karşılaşıyoruz ki artık… Her türlü ahlaksızlık kılıfına uydurularak yasallaştırılmışsa, insanların vicdanları bile sökülerek alınmışsa ve siz bir sürü sahtekarlığın, onursuzluğun hüküm sürdüğü bir yerde yaşıyorsanız, duygularınızı, masumiyetinizi koruyamazsınız. Paçamızı silerek kurtaramayız kendimizi. Dönüp biraz kendimize bakmamız lazım.”

Siz bir uzaylıya rastladınız mı hiç? Yani hayatta yakın hissetmeyeceğinize inandığınız ama bir biçimde ilişkiye girdikten sonra sevmeye başladığınız birine…

Hayatın hep böyle sürprizleri, tatlı şakaları oluyor. İyi ki oluyor.

Bu uzaylı-dünyalı provasını özellikle kadın-erkek ilişkilerinde mi yaşıyoruz? Yani önce âşık oluyoruz, sonra problemler yaşamaya başlıyoruz ve eğer birbirimizi anlayabilirsek onları aşıyoruz veya aşamayarak ayrılıyoruz… Size göre de kadınlar ve erkekler başka dünyalardan gelme mahluklar mı?

Bu dediğiniz doğru olabilir… Ama olmayabilir de. Hepimiz çeşitli korkuları olan, endişeler, güvensizlikler taşıyan, bunları geçiştirmek, ertelemek için kendimize küçük dünyalar yaratan, oyunlar kuran, hatalar yapan ölümlüleriz. Ayağımıza çengeller de atılıyor bu arada, yalpalıyoruz. Yolumuz hep düz ve açık değil. Oyunun bir parçasıyız ve aslında hepimizi çok dramatik bir son bekliyor: Ölüm. Bunu unutmak üzere programlıyoruz kendimizi. Ortak korkumuzu bulduğumuzda, ancak o zaman birbirimizin rakibi değil, yol arkadaşı olduğumuzu idrak ediyoruz. Birbirimize açıldığımız, birbirimize kalbimizi gösterebildiğimiz zaman ilişki kurulmuş oluyor. Önce korkularımızda uzlaşmamız lazım. “Korkuyorum.” “Evet, ben de çok korkuyorum.” “Öfkeliyim.” “Evet, ben de öfkeliyim.” Neden, niçin? Bunu birlikte bulursak anlıyoruz eşleştiğimizi. ‘O da ben de aynıyız’ noktasına gelinmesi gerek önce… “O da korkuyor. O da yalnız. O da tedirgin. Onun da kalbi kırık…”
Birçok dizi yaptınız ve hepsinin merkezinde aşk ve ilişkiler vardı. O yüzden bu konu üzerinde kafa yorduğunuzu düşünüyorum. Sevginin öğrenilebilir bir sanat olduğunu söylediklerinde buna inanıyoruz. Peki ya aşk? O da öğrenilebilir bir şey mi?

Öğrenilebilir mi, öğrenilebilir, evet. Ama önce direnmemeyi öğrenmek gerek. Aşk, ha deyince karşına çıkan bir şey değil çünkü. İnsanı tedirgin edebilir, korkulara sevkedebilir, paniğe sürükleyebilir. Bir taraftan da çok cazip. Seni korkusuz ve kuralsız hale getirme potansiyeli taşır. Bir noktadan sonra kendinden vazgeçebilirsin, onun mutluluğu için. Benim aşkta önemsediğim nokta işte bu. Acılı ama insanı zenginleştiren bir süreç aşk…

Siz hayat arkadaşınızı, Yaman Okay’ı kaybetmiş, bu acıyı yaşamış birisiniz. Acımasız bir şey söylüyorsam bağışlayın ama ölüm bir ilişkiyi değişmez, bozulmaz kılmanın tek yolu olabilir mi bazen?

Böyle bakmadım ben. Ölümün oluşturduğu o büyük boşluğu doldurmaya imkan yok. Hayat o kadar akışkan da değil, her boşluğu dolduracak kadar. Yaman’la aşkımızı bu kadar güçlü kılan belki de trajik finalidir.

Yalnız kaldığınızda bunu aşmanın, üstesinden gelmenin yolu ne olmuştu sizin için?

Çalışmak. Durduğumda canım acıyordu çünkü, içimde bir yangın vardı. Böyle deli gibi çalışarak yas sürecini uzattığımı, hayatımın akışını kestiğimi de düşünmüyor değilim şimdi. Ama şunu biliyorum: Yazmasaydım, o acıyı kağıda dökmeseydim, yasım sonsuza dek sürebilirdi.

Aşk-ı Memnu’yla doruğa çıkan bir muhafazakarlık tartışması oldu. Oysa reklamlara, video kliplere, talk show’lardaki kimi konuklara, konuşmalara, sabah yayınlanan evlenme programlarına filan bakıyorum da aslında pek de tutucu bir toplum değiliz bence. Aşk-ı Memnu’daki öpüşme sahneleri neden sansürleniyor sizce?

Dünyada yoksulluktan ve savaştan daha pornografik görüntü var mı? Ve şiddetten… Haberleri de yasaklasınlar o zaman. Dün gördüm, ailesinin beş yaşındaki çocuğa nasıl işkence yaptığını… Bu toplum çıldırıyor, cinnete gidiyor. Hep beraber deliriyoruz. Televizyona gelince; ben bir “Daha Ne Kadar Dibini Görebiliriz” yarışması bekliyorum yahut “Daha Ne Kadar Bayağılaşabiliriz”… Yarın, öbür gün naklen yayın cinayet izletebilirler bize, sonu yok ki! İnsan ruhunun vahşetinin sonu yok. Kapak açılınca oradan melekler çıkmıyor, canavarlar çıkıyor. Hepimiz ruhumuzun bu tarafını terbiye etmeye çalışıyoruz, ama günümüzde bu çok zor. Sistem insanların hayallerini, gelecek tasarılarını yok etti çünkü. Bunu kusursuz bir başarıyla gerçekleştirdi. İşsizlik ve yoksulluk inanılmaz boyutta. Gelecek yoksa bir insan için, o artık her şeyi yapabilir.
Televizyonda, bir süre önce biten Bir Bulut Olsam örneğindeki gibi harikulade işler yapıyorsunuz…

İyi işler yapıp yapmamak insanın sütüne kalmış bir şey. Ben elimden geleni yapıyorum, bir aşk hikayesinin içinde bile mayın tarlasında yaşanan hayatları anlatıyorum mesela, Güneydoğuda bir kız çocuğunun büyürken başına ne işler gelebileceğini gösteriyorum, oradan nasıl çıkılacağına dair yollar öneriyorum… Kahramanlarım aracılığıyla, genç kızlara bugüne dek bize aşk diye dayatılan şeyin aslında aşk olmadığını, aşkı kendilerinin bulması gerektiğini, bunun da bedellerinin ağır olduğunu söylüyorum. Çok mu başarılı oluyorum peki? Hayır, öyle olsaydı dizim yıl dolmadan yayından kalkmazdı. Başarı için, rating için başka ölçülerle dizi çekmek gerekiyor. İnsanların gerçeğe tahammülü kalmadı, masal istiyor, hayatta olmuyorsa bari dizilerde herkesin başına gökten üç elma düşsün diye bekliyorlar…

Вернуться назад