Kurdistan-Post yenilendi
yeni adresimiz www.Kurdistan-Post.eu dur.

Lütfen favorilerinizi günceleyiniz !
Bu site sadece arsivdir.

İ-DKP Başkanı Mustafa Hejri İle Röportaj-Hülya Yetişen


İ-DKP Başkanı Mustafa Hejri İle Röportaj-Hülya Yetişen

Irak Kürdistanı’nda Peşmerge ordu güçlerimiz vardır. Hatırlatılması gerekirki şu anda İran İslam Cumhuriyeti’ne yönelik silahlı mücadelemizi askıya aldık.
«    Ekim 2017    »
 
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
29
30
31
 

Qazî Mihemed'in Kürd Ulusuna Vasiyeti


Qazî Mihemed'in Kürd Ulusuna Vasiyeti

Zulüm ve baskı gören halkım!

Yüce Allah aşkına vaatlere artık kanmayın. Çünkü onlar ne Allah'ı tanıyorlar, ne peygambere, ne kıyamet gününe, ne Allah huzurunda hesap vermeye inanıyorlar. Onların nezdinde, Müslüman da olsanız, Kürt olduğunuz için suçlusunuz, onların düşmanısınız

Kurd li Misrê - Nezîr Silo


Kurd li Misrê - Nezîr Silo

Misr yek ji welatên ku herî peywendîdar bû ji demek dirêj ve di nav dewletên erban de bi Kurdan re.

Feminkurd  


7-09-2012, 18:26 Kategori: Kadın  
http://www.feminkurd.net sitesi yayına başlarken kurdistan-post.eu olarak ‘Merhaba’ demiştik. Başka nasıl desteğimiz olabilir? Femikurd’un anasayfasında görünen tüm köşe yazılarını buraya kopyaladık:


Yeter Artık Evinize Dönün!

NEBAHAT DERTLİ

Gözümüzden kaçmadı “Yeter Artık evinize dönün”

Geçtiğimiz günlerde yolları gerillalar tarafından kesilen BDP’li kadın milletvekillerine TC nin kaşarlanmış basını ve AKP’nin bilimden, ilimden, insanlıktan nasibini almamış milletvekili, bakan, başbakan ve Kemalizmin ömür boyu satın aldığı, kadrolu profesör titili olmuş ama insan olamamış Toktamış Ateş’in; Gülten Kışınak için sarfettiği sözler tabi ki gözümüzden kaçmadı. Kadın sorununa duyarlı olan erkek arkadaşların içleri rahat olsun!

Gülten Kışanak’la yedi sekiz yıl önce bir kahvaltıda tanışmıştım. O zamanlar şimdi bulunduğu yerde değildi. Onu izlerken birikimi, kendine güveni, faşist sistemlere karşı vermiş olduğu mücadelesindeki cesareti, ona saygımı artırmıştı. Bu yüzden Gülten Kışanak’ın üç beş erkek müsvettesinin ona “söz” diye söylediği laf-ı güzaflara pabuç bırakacak bir kadın olmadığını biliyorum.

Gülten Kışınak ve mücadele veren Kürd kadın milletvekillerinin Kürdistan gibi bilinçlice geri bırakılan, feodalizmin ve dinin tuzağına düşürülen bir bölgeden kadın olarak siyasete girebilmeleri, T.C.’ nin faşist erkek parlementosunda bir kadın olarak ipi göğüslemeleri ve diğer tüm sistem partilerinden daha fazla kadın milletvekili olarak seçimleri kazanmaları Kürt halkının, onların arkalarında olduğunun, güçlerini halktan aldıklarının göstergesidir.

T.C. devletinin faşist AKP iktidarı erkeklerinin, yıllardır süren bir savaş sonucu her türlü zulme, zalimliğe uğrayan bir halkın bireylerinin kuçaklaşmasından anladığı şey ise, beyinlerindeki cinsiyetçi bakış ve dürtüleridir. Onların zihinlerindeki kadın her an altlarına alacakları kadın fügürüdür. Bu düşünceye hakim olanlarının insan olarak, ya da erkek olarak, kadın arkadaşları, kadın komşuları, kadın akrabaları, kadın meslektaşları, kadın yoldaşları olamaz.

Gülten Kışanak’a ve yanındakilere cinsiyetçi laflar edenler, kendilerini terbiye edemiyecek kadar cinsiyetçi, ırkçı ve faşisttirler. Bu “yaratıklar” insanlıktan nasiplerini almadıklarından, ülke , onur, toprak, özgürlük, bedel ödemenin ne anlama geldiğini bilemezler. Özgürlük mücadelesi veren insanların sevgiyle ve hasretle birbirlerine sarılmasının anlamını anlamaz, yoldaşça sarılmaya cinsel manalar türetmeye uğraşırlar. Oysa özgürlük mücadelesi veren insanlar, ölümüne birbirlerini severler. Görüşme olanağı bulduklarında, son kez görüşme yapıyorlarmış gibi vedalaşarak birbirinden ayrılırlar.

Gerçek olan durum Kürd halkının devlet politikaları yüzünden yıllardır acı çekmesidir.
O genç gerillalar, sokaklarda doğup büyüdüler. Kimliklerini o dağlarda buldular. Günlerdir evlerinden, ailelerinden, ana- bacılarından uzakta yaşamak zorunda kaldılar. Belki hayatlarında ilk defa uzaktan gördükleri halkının milletvekilleriyle yakınlaşma şansı buldular.

Bu nedenden Gülten Kışınak ve diğer milletvekillerinin, Kürt halkının çocuklarıyla kuçaklaşmasını anlamak için hayata insan gözüyle bakmak gerekiyor.

Tıpkı Uludere yakınlarında kaza geçirip yaralanan askerin “Anne, anne” diye sayıkladığını duyan Kürd ananın, yaralı askerin başını dizine koyup, “Bak ben de senin annenim…” demesi, yaralı askeri teselli etmesi gibi.

Tıpkı yaralanan askeri sırtında taşıyan bir Kürd babanın o askere gösterdiği şefkat gibi.

Ancak ve ancak o Kürd ana babanın en damıtık insani duygularını anlamaktan uzak olanlar, son derece insani kucaklaşmaya “cinsel” bir anlam yükler ve insanlıktan çıkar. Oysa utanmak utancından sonuçlar çıkararak insan olmaya yakınlaşmak bir erdemdir.

Bu arada BDP’li Selahattin Demirtaş da resmi beğenmemiş! Pekiyi! Bir dahaki sefere gerillalardan fotoğrafçılarını değiştirmelerini rica edelim!

Demirtaş resmi beğenmediğinin gerekçesi olarak Türkler’in incindiği olarak göstermiş.

Demirtaş’a sormak lazım,
Erdoğan, Gül ve Kılıçdaroğlu’nun, sınır karakollarında ziyaret ettikleri askerlerle çektirdikleri resimleri beğenmiş miymiş? O askerler de Kürdlerin çocuklarını öldürmüyorlar mıydı? Bundan da Kürtler’in incinme ihtimali yok muydu?

Geçen günlerde gözden kaçırmadığımız açıklamalardan biri de, “Gerillaların Misak-ı Milli sınırlarının 400 km içine girdiği” hususunu içeren Ahmet Altan’ın yazısı idi. Ahmet Altan korku ve panik içinde “Nerede bu büyük Türk ordumuz” diye bağırıp duruyor. Anlaşılan hala ordunun düştüğü çaresizliği, bozgunu kabul etmemişe benziyor.

Hayret edilecek şey. Ahmet Altan’ın ordusunun durumunu bilmemesidir. Nerdeyse, ordu mensuplarının başına çuval geçirildiğini, komutanlarının hapse tıkıldığını, dışarıda kalan dinci paşalarının AKP ordusunda görev yaptığını unutmuşa benziyor. O da çok iyi biliyor ki görevleri AKP’ lilerin ve ailelerinin güvenliğini sağlamak. Misaki Milli sınırlarının korumasını ise AKP, ihale sonucu çoktan El Kaidenin, Talibanın özgürlük savaşcılarına para karşılığı bırakmış durumda.

Son günlerde gözümüzden kaçırmadığımız, dikkate değer olaylardan biri de AKP’nin kalemşörlerinden biri olan Enis Berberoğlu’nun Kürdistan dağlarından çekildiğini söylediği ayak ayak üstüne atıp poz verdiği fotoğrafıydı. Beyaz Türk, büyük kahraman Enis Berberoğlu’nun dağda çekilmiş o muhteşem fotoğrafı eğer tatildeyken İsviçre dağlarında çekilmemisse aynı resimden bir tane de Beytülşebap’tan bekliyoruz…

Yazmaya çalıştığım bu iktidarın ve beyni faşizimle sulanan yardakçılarının tirajı komik hikayeleri devam ederken, yine ülke kana bulanıyor!

İki halkın insanları bu acımasız savaşın bitirilmemesinden dolayi yürekleri yanarak acı çekiyor.

Ölüm dağlarda, şehirlerde kol geziyor. Binlerce insan cezaevlerinde tutsak edilmiş özgürlüğün yolunu bekliyor…

Yıllarca sürdürülen bu savaştan içi yanan bir Kürd annesi kendini, üzerine gelen tankların önüne atarak, özel tim mensuplarına “Yeter artık evinize gidin! Bu savaş sizin çıkarınıza değil! Ben ne kendi çocuğumun nede senin ölmeni istemiyorum. Ben senin annenin acısını da boynumda taşımak istemiyorum.Vatan matan sağolsun, safsatalarına inanıp genç yaşta ölüyorsunuz.Yeter artık evinize dönün!” diye bağırıyor.

Tankların önünde, özel timcinin de başını önüne eğerek dinlediği Kürt ananın ulvi feryadı barışın sesini haykırıyor.

Bu ses insanı insanlıktan çıkaran savaştan, kandan beslenen güçlere “yeter” diyen tüm kadınların sesidir.

Bu ses bu savaşta çocuklarını eşlerini sevgililerini, aile yakınlarını kaybeden anaların kadınların sesidir.

Yeter artık bu savaş en kısa sürede bitirilmeli barış gelmelidir.

Kürd Türk analarının içi daha çok yanmadan vakıt daha geç olmadan çözüm için masaya oturulmalıdır.

Akil adamlar, akil insanlar safsatası bitmeli olayın muhatapları daha önce çeşitli yollarla nasıl masaya oturduysa, bundan sonra da oturabilmelidir.

Aklın yolu birdir.

Çözüm iki halkın iktidar güçlerinin elindedir.

*****



Amed'in Gözyaşları...

ÜMİT MANAY

Gecenin bir leylinde sessizliği bir el ateş böldü.

Tarihler boyunca biliyoruz ki bu dişi coğrafyanın rahmine oluk oluk masum insan kanı aktı.

Akmaya da devam ediyor…

Birçoğu suçunun ne olduğunu bilemeden veda etti bize…

Kafalarda büyük soru işaretleri ve faili meçhul dosyaları kaldı geride…

Neden hem Kürt hem de Eşcinsel olunca silahın ucu size çevrilir?

Namus nedir?

İki bacak arasına sıkıştırılmış Erkeklik/Kadınlık?

Hepimiz biliyoruz ki namus yürektir! Namus cömert ve dürüst olmaktır!

Nedir nefretin temel nedeni peki?

Gözlerini bağlayıp infaz kararına gitmek mi?

Ben merak ediyorum; geceleri o katiller başlarını yastığa koyduğunda en derinlerine sakladıkları vicdanlarıyla nasıl yüzleşiyorlar?

Nasıl hesap veriyorlar insanlıklarına, kimliklerine, kişiliklerine…

Bunu hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz.

Geceleri her yastığa başımı koyduğumda kendi iç vicdanımın ve kimliğimin sesini dinliyorum.

Son günlerde olan olaylardan dolayı uyuyamıyorum…

Acaba diyorum; bir şarkıda dediği gibi, gerçekten korkunun üstüne mi yürümek lazım?

Ya da sessizliğe mi boğulmak, o kadar çok konuşacak şey varken!

Erkek egemen sistemin son kurbanı 17 yaşındaki R.A.’ ydı…

16 – 17 yaşında bir çocuk 14 kurşunu hak edecek ne yapmış olabilirdi?

Ülkeyi mi soymuştu? Yoksa adı yolsuzluklarda mı geçiyordu?

Darbe sorumlusu muydu?

Hiçbiri maalesef doğru yanıt değil.

Bu ülkede tecavüzcüler, sapıklar ve darbeciler elini kolunu sallaya sallaya gezip,
Prag’larda elinde fırçası natürmortlar yapabiliyorlar…

Kimse görmese de biliyorum ki o tualde boya yerine kan var maalesef…

Bir sürü masum insan kanı.
N.Ç. ler, Güldünyalar,Ünzileler ve daha oyuncak bebekleriyle oynamaya vakit bulamayıp yaşlı adamların kucaklarında çocukluklarına son verenler.

Hepsi suçlu…

Suçları kadın olmak, çocuk olmak, eşcinsel olmak, İnsan olmak…

Amed’e dönüp bakıyorum, her gün ağlıyor…

Tarihinde büyük katliamlar olan, binlerce insanın sorgusuz sualsiz katledildiği, öldürüldüğü ya da infaz edildiği bir yer.
İnsanlar gülümseyemiyorlar, ağlayamıyorlar da…

Bazen boğazıma kocaman bir şey oturuyor ve uzun süre gitmiyor oradan.

Ağlamak istiyorum ama bu toprakların insanlarına haksızlık olur diye ağlayamıyorum.

Batı’dan buraya kimsesiz bir kırlangıç gibi göçüp geldim…

Her an her yerde ben de R.A olabilirim, belki de Ü.M…

*******


Sevdaları ve umutları yarım kalmış Kürt kızları

GÜLNUŞ ERGÜL

Hiçbir yürek yoktur ki kendi özlemlerinden kendi değerlerinden uzakta kaldığında sızlamasın ve bir acı duymasın. Nitekim bu acıların özlemlerin yüreklerde acılar yaratan sıkıntıların en derin acısını biz kadınlar çekeriz. İçimizde biriktirdiğimiz hayallerimiz sevdalarımız ve beklentilerimiz kimi zaman umuda kimi zaman direnişe dönüşür. Ama çoğu zaman da hüsran yaşarız daha doğrusu hüsrana uğratılırız; kimliğinden kopartılmış sevdası, yaşam değerleri elinden alınmışçasına. İşte bu nokta da susturuluruz kendi içimizdeki fırtınaları geride bırakarak.

90’lardan bu yana Kürt coğrafyasından Batı illerine uzanan hikayeler… Her bir hikaye sorunun başka bir boyutunu ortaya koyarken, bu hikayelerin ortak keseninin “yoksulluk, dışlanma, hor görülme, aşağılanma” olduğunu görmek çok can acıtıcı. Çalışma hayatı zorunlu göçle birlikte kadının üzerinde birçok hasar meydana getirmiştir. Bunların başında; dil kaybı, yoksulluk, dışlanma, eğitim ve sağlık hizmetlerinden sosyal güvenceden mahrum kalma gelmektedir.

Ayrıca dikkat edilmesi gereken önemli bir noktayı da açığa çıkarıyor: Zorunlu göçle İstanbul’un çöküntü alanlarına yerleşen ailelerin üyesi olan çalışan genç kadınlar ve kız çocuklarının neredeyse tamamı tekstilde çalışıyor ve çoğu zaman yaşamları atölye ve ev arasında geçiyor. Atölyeler de çoğunlukla yaşanan evle aynı mahallede bulunmakta ve özellikle akrabaların çalıştıkları yerler tercih edilmektedir.

Bu, bilinmeyen bir gerçek değil. Bu nokta da zorunlu göçün yarattığı yoksulluk ve işsizliğin, küresel kapitalizmin bugün geldiği noktada en çok ihtiyaç duyduğu güvencesiz, ucuz, “Kolay boyun eğer” kadın emeğini ve kadının ruhsal dünyasında yarattığı çöküntüyü bilmekte de fayda vardır. Nitekim göçün etkilerine bağlı olarak yaşanan bir takım sıkıntılar durumu farklı boyutlara götürmektedir.

Birçok kişiye umut kapısı olarak görülen İstanbul’un Bağcılar ilçesinde her iki sokakta bir tekstil atölyesi görmemek mümkün değil. Yaşları 14 ile 40 arasında çalışan Kürt kadınlarının vazgeçilmez olarak görüldüğü bir nevi kapalı cezaevleri… Köylerinden uzaklaşmış, köyleri yakılmış insanların göç ettiği bir yerdir buralar. Kirli sistem yüzünden insanların sevdaları sevdaları, sevgileri yarım kalmıştır. İstekleri, düşünceleri yarım kalmıştır…

İşte bu tekstil atölyelerinden birindeyiz. İçeriye girdiğimizde yüzlerde biraz korku biraz endişe biraz da şaşkınlık görmek mümkün. Yıllar boyu erkek egemen düzenin kadının gerek ruhsal gerekse fiziksel dünyasında yarattığı asimilasyonun, zorunluluğun ve özlemlerini dile getirmemenin üzüntüsü ile Kürt kızlarının sorunları ile baş başayız.

TEK HAYALİM DOKTOR VEYA HEMŞİRE OLMAKTI…
Diyarbakır’ın Silvan ilçesinden zorunlu göçle buraya geldik. 8 kişilik bir aileyiz. Yaklaşık 5 yıldır tekstil sektöründe çalışıyorum. Hafta sonlarımı evde geçiriyorum, sigortasız çalışıyorum ama bir anlamda kendimizi buna mecbur hissediyorum. Çünkü yaşam zor ve acımasız hele bir de bu şehirde Kürt olarak yaşıyorsanız daha da yaşam zorlaşıyor.
Sabah saat 08: 30 da işe başlıyoruz akşam saat 18: 00 da çıkıyoruz. Çoğu zaman mesaiye kalıyoruz erkek işçilerle pek diyalog kuramıyoruz. Çünkü bu çoğu zaman yanlış anlaşılmalara sebebiyet verebiliyor. Kendi isteğimizle gezemiyoruz hafta sonları bir yerlere çıkmak istesek ailemizden birinin yanımızda bulunması şart diyor ve ekliyor: ’’Ne zaman bir doktor veya hemşire görsem onlara gıpta ile bakıyorum çünkü okumayı çok istiyordum. Okuyup hemşire veya doktor olmak istiyordum”(Seher)


BENİM İÇİN İSTANBUL BAĞCILAR SEMTİNDEN İBARET…
Diyarbakırlı 10 kişilik bir ailenin kızıyım, ilkokul mezunuyum, 5 yıldır çalışıyorum. Sabah saat 08: 30 da işe başlıyoruz akşam saat 18: 00’a kadar çalışıyoruz. Çoğu zaman saat 23:00’e kadar mesaiye kalıyoruz. Mesaiye kaldığımızda çok yoruluyoruz. Hafta sonlarını genelde evde geçiriyorum ‘’Benim için İstanbul sadece Bağcılar semtinden ibarettir.’’ Çünkü pek fazla bir yeri bilmiyorum. Çıkmak istediğimde de ailem endişelendiği için kendimi özgür hissetmiyorum.

Kendim olarak kalmayı istiyorum kendi kimliğime özgü yaşamayı istiyorum. Kendi ayaklarımın üzerinde kalmayı ve bunu zorunluluk olmadan sürdürebilmeyi istiyorum. Atölyede dinlediğimiz müziklerin kendi dilim de olmasını istiyorum. Çünkü ben o müzikle memleket hasretimi gideriyorum. Ne zaman bir okulun önünden geçsem gördüğüm kadın bir öğretmene ne öğretmenisiniz diye soruyorum Edebiyat Öğretmeniyim dediğinde içime biraz hüzün doluyor. Çünkü benim de tek isteğim Edebiyat Öğretmeni olmaktı. (Fatoş)


TÜM KADINLARI SAVUNAN ÖZGÜR BİR AVUKAT OLMAK İSTERDİM
12 yıldır tekstil atölyesinde çalışıyorum evin en büyük kızıyım sabah saat 08: 30 da işe başlıyorum akşam saat 18:00 da işten çıkıyorum bazen de mesai kalıyorum. Bir takım sağlık sorunları yaşıyorum. Sosyal güvencesiz çalışıyorum. Atölye de sağlıksız iş koşulları altında çalışıyoruz tozdan dolayı rahatsızlanıyoruz, sık sık boğaz enfeksiyonu geçiriyorum. Babamın isteği doğrultusunda çalışıyorum. Aslında çalışmak istemiyorum ama ailemin istekleri benim isteklerimin başında geliyor. Çünkü onların sözünden çıkamıyorum. Çıkmak istesem nelerle karşılaşacağımı biliyorum.

Hafta sonlarını evde geçiriyorum. Tek sosyal yaşantımız mahalle parkına çıkıp gezmek onun dışında sosyal yaşamımız sıfır. Tekstil atölyesinde çalışan genç kızların sevgilisi olduğu halde bunu gizlemek zorunda kalıyorlar. Çünkü dile getirdiğinde ya fiziksel şiddet görüyor ya da aile içinde farklı uygulamalara maruz kalıyor. Nitekim bunun birkaç örneğini gördük. Çalıştığımız yerde daha önce çalışan iki bayan vardı bir sevgilisine kaçtığı için ailesi tarafından reddedildi. Diğeri de aynı şekilde sevgilisi olduğu için abisinin ve yengesinin fiziksel ve sözlü şiddetine maruz kaldığı için hastaneye gitme bahanesiyle evinden kaçtı. Şu anda İzmir kız yurdunda barınıyor. Bunları görünce bir kadın olarak yaşamın acımasızlığı sizi alın yazısına teslim ediyor ve bizim için o alın yazısı da buradaki tekstil atölyeleri oluyor.

Eğer bana ikinci bir şans verilseydi ve okumam için bir şansım daha olsaydı. Öncelikle kendimi ezilmişliğin gölgesinde yaşayan halkımı ve tüm kadınların savunuculuğunu üstlenen bir avukat olmak isterdim. (Aygül)


Birebir görüştüğümüz kız çocukları ve genç kadınların tamamına yakını, tekstilde çalışmış ya da halen çalışmakta. Çoğunun, mahalle aralarındaki tekstil atölyelerinin zorunlu göçle gelen çocuk ve gençlerin emeği üzerinden yükseldiği ortada. Göçle birlikte bugüne kadar bir kuşak sonrası kadınlar ve genç kızların da aynı “kader”le yaşamlarını sürdürmek zorunda kalmışlar. Zorunlulukla, niteliksiz işgücü olarak başladıkları tekstil hayatı, hepsinin “alınyazısı” gibi devredilen bir durum olmuş.

******

Korku...

AYŞE KAZCI


Korku...

Beynin pençeleşmesi.

Birden bire içini kaplayan, seni hareketsiz hale getiren, soluğunu kesen...
Hissettiğin an oluşabilecek panik atak...

Bir de “aman olmasın, istemiyorum bu korkuları” düşüncesi de eklenince... Gel de çık bu korku karmaşasının içinden...

Korkular neden hep karanlıkta, sabaha doğru bastırır ki?

Uyutmaz, uykudan uyandırır, sonra sinsi sinsi sarmaya başlar... Bağlar elini kolunu, bırakır seni hareketsiz ki...

Tam da en karanlık korkuların başladığı an, hep sorar insan kendisine “neden geceleri, sabaha doğru?”. Acaba tek düşünmeye fırsat bıraktığımız an mı, kendimiz ve vicdanımızla muhasebeye girdiğimiz zaman dilimi mi? Hani bütün kaygılardan uzak, bütün dış etkilerden uzak, insanın kendini kendisi ile yaşadığı an mı?

İnsan baş edemediği korkular, karanlıkta karabasan gibi çullanır insanın üstüne, uyku tutmaz, yatağın içinde bir o yana bir bu yana debelenip durur, tam da bu debeleşme sonucu zor bela uykuya dalmışken...

Fayda eder mi ?

Etmez tabii, neden etsin ki.... Beyin o kadar doluyken...
Kendini uykunun saflığına bırakmaya hazır, beynini boşaltmak ve güzel bir rüyaya dalma beklentisiyle... Ki nerde... Olmuyor... Tam dalmışken uykuya, bir manşet N.C....
Nerde seni hiçliğe kaydıracak, beyninde cirit atan düşünceleri ortadan kaldıracak ve sana “her şeye boş ver, bana ne ve batsın bu dünya” dedirtecek uyku....
Yok..
Başka bir manşet daha.. Ö.C...
Tabii bunlar manşet olanlar ya manşet olmayanlar, bilinmeyenler... Günün manşetlerini nasıl unutursun, o manşetler ki beyninde büyük harflerle dolaşırken...

Hatırlamayayım dedikçe, daha da büyüyen...

34 yaratık....

Cezasız ellerini sallayarak dışarıda... Peki suçlu kim o zaman?

Hatırladıkça...

Utanç...

Biraz daha düşündükçe feryat etme, bağırma isteği oluşturan ve sonunda uçsuz bucaksız bir öfke, öfke, öfke… Her şeyi içine alan, tüm bedenini saran bir öfke! Bütün bunların peşinde ise çaresizlik...

Hani adalet..?
Nerde senin adaletin dedirten..?

Bu kadar adaletsizliğe karşı bir şey yapamamak, o kararları adalet adına verenlere... Tecavüzcülere... Çocuk demeden, kızı yaşında, hatta torunu yaşında bu çocuklar demeden... Bu yaratıklara bir unvan bulmak zor, tüm kelimeler yetersiz geliyor kelime aradıkça... Ne hissedeceğinde kararsız, iğrençlik, nefret, kin...

Bir yanda insanlık suçu diğer yanda ödüllendirme niteliğinde verilen kararlar... “Devam edin arkanızdayız, ödüllendireceğiz sizleri” dedirten, bir çeşit pedofillere davetiye çıkartma...

Evet insanlığımdan, çaresizliğimden utanıyorum... Böylesi anlarda iyi ki çocuğum yok diyorum, bencilce... Ama isimlerinin bas harflerine indirgenmişlerin kervanı uzuyor... Her gün bir yenisi katılıyor o kervana... Birer harf oluyor, dosya oluyor, yabancılaştırılıyorlar.

Harflere dönüştürülen çocukların hayalleri yokmuş gibi, onların rüyaları, hedef ve yarına güzel bakma istekleri yokmuş gibi.. Siliniyor, yok oluyor. Onlara dokunan o pis ellerin içinde yok olup gidiyor yarınları... Ve bu çocukların yarını ise birer dosya numarasına dönüşüyor sadece. N.C oluyor Ö.C. oluyorlar.

Böylesi sapıklıkların toplumda legalleştiriliyor olması korkunç! Dahası en korkunç olanı ise bizlerin bile o çocukları değil de, yine kendimizi, toplumda bıraktığı yıkımı görüyor olmasıdır. “Onlar ne olacak?” diye sormadan... Sanki o çocukları değil de yine kendimizi ön plana çıkartıp “toplumumuz” diyoruz, “yozlaştı” diyoruz, “sapıklaştı” diyoruz.. İşte diyoruz da diyoruz... Ya o çocukların yaşadıkları ve bu da yetmezmiş gibi, bir de “adaletin” şamarının suratlarına inmesi.....

Bilmem ki nasıl unuturuz bunları...
Bilmem ki unutulur mu bunlar...
Bilmem ki unutulmalı mı bunlar...
Bilmem ki her manşet bizi biraz daha insan olmaktan uzaklaştırmıyor mu.....

Ve bu bilmem ki beynimizde hortlarken ve her gün yeni bir manşet eklenirken, bilmem ki nasil rahat uyunur!

******



Kokanadan Yazar Olursa!

ESRA ÇİFTÇİ


Bu yazıyı yazıp yazmama konusunda epey bir tereddüt ettim. “Böyle bir hilkati garibenin bırakın dediklerini, ismini bile kaile ve kaleme almak yakışır mı? Ona cevap vermek için harcayacağım zamana, emeğe değer mi?” diye düşünmekten alıkoyamadım kendimi… Ama böyle bir rezilliğin cevabı da olmalı, kadın köşe yazarlarına baktım da pek bir kaile almamışlar bu fakiri ruhiyeyi! Ancak bu akıl ve ruh yoksunu dişi müsveddesine, bir kadın, bir anne, bir Kürd olarak, cevap vermezsem de kıvranacağım.
...

Efendim sermayesi başındaki siyah sarığı olan bir yaratık varmış, nedir, necidir, neye hizmet eder bilmem, orta yerde “gazeteci-yazar” diye dolanıyormuş…

Bu Asena bir takım şeyler geveledi, daha doğrusu bir yazı yazdığını sandı ve “BDP’li kadınlardan ana olmaz” diye hırladı. Bu merkebi beşeriye Kürd kadın siyasetçileri hedef alarak, “olsa olsa kan anası olursunuz!” diye zırladı. Şimdi soruyorum bu mahlûka, peki senden "ana" olur mu? Ağzından bu kadar nefret salyası akan bir yaratık, dişi dahi olsa analık yapabilir mi? Peki sen nesin? Salya sümük ırkçılık yapmakla sen savaş ağalarının masasında oynayan soytarı mı oluyorsun? Senden de olsa olsa Pandora olur… Sen bu kan kokan nefesinle sana alkış tutanların yüzüne tükürebilirsin ancak.
...

BDP’li kadın milletvekilleri kendi çocuklarını kucakladı diye feryat figansın. Peki, mahlûkatı garabet sence o gençler o dağlar da ne arıyor? Piknikteler mi? Okullarını, ailelerini, sevdiklerini bırakıp seni medya stüdyolarında maymun eyleyen adamların kobraları, uçakları altında kimyasal gazlarla yakılıp geriye sadece bir çift ayakları kalsın diye mi?
BDP'li anaların kucakladığı senin “teröristlerin” bu halkın en güzel evlatları…

Sen engerekler gibi tıslarken BDP'li kadınlar, bu gençler annelerine kavuşsun diye çabalıyor. Sen kör yılanlar gibi zehir saçarken BDP'li analar, senin komşun olan askerler dağlarda ölmesin diye emek harcıyor, canlarını dişine takıyor, her gün senin ve sair erbabın zehriyle sokaklara saldığınız polislerin gazıyla, copuyla, panzeri ile yerlerde sürükleniyor, dövülüyor, yaralanıyor. Her birinin hakkında yüzlerce fezleke hazırlanıp binlerce yıl hapis ile yargılanıyor. O anneler, çocuklar ölmesin diye tüm bunlara katlanıyor…

Müslüman mısın sen ey zavallı! Sen Allah'a inanıyor musun? Senin imanın, kitabın var mı? Senin vicdanın var mı? O ne biçim beddualar etmek öyle! Sabah akşam ağız diye taşıdığın o klozetten taşan beddualarla mı geziyorsun? Bunca katledilen Kürt çocuğu, bu kadar ölen genç, Roboski de katledilen masum çocuklar, senin beddualarının mı eseri? Seni yazar müsveddesi, bir stüdyoda şaklabanlık yaptırsınlar diye mi mezata koydun kadınlığını?
...
Dağlardaki Kürd çocuklarını öldürmek için operasyonlar yaparken geçirdiği trafik kazasında yaralanan ve "anne kurtar beni" diye inleyen yaralı askerin başını dizine koyup, "ben senin annenim, kurtulacaksın" diyerek gözyaşı döken ve aynı yaşta evladı birkaç ay önce bombalarla parçalanan Roboskili Kürd anasından utanmadın mı hiç? Nerede o asalet, nerede o vicdan!
...
Sen oturduğun yerde kalemine kan katık ederken, Kürt kadınları her gün sokakta bu savaşın durması için canını ortaya koyuyor. Hem de sadece Kürt gençleri için değil, Türk gençleri için de. Onların ölmemesi için canlarını dişlerine katıyor bizim analarımız. 70 yaşındaki anaların "güvenlik güçleri" tarafından saçlarından sürüklendiğini görmekten zevk alıyor olmalısın. Veledi Hülagü hiç mi vicdanın yok senin? Hiç mi okumuyor, hiç mi görmüyorsun? Kafana doladığın o örümcek ağından örülü kara perdeyi arala biraz. Ya da o kara örtülerle saçlarını örteceğine, ağzına bant diye yapıştır…
Sana önerim, git bir hamama, kırk tas su dök kafana, küfründen tövbe et, belki imana gelir, affedilir, kadın olduğunu da hatırlarsın!..

*****


Annemin Havlusu

AYŞEGÜL YILDIRIM

Yıllardan beri yaptığı gibi bugün de kalkıp zindanın yolunu tuttu. Daha önce iki kızı farklı zamanlarda alınarak soğuk ve kalın duvarlar arasına atılmıştı. Şimdi ise üçüncü kızı için aşındırıyordu zindan yollarını. O yolları 30 yılı aşkın bir zaman – kimi için bir ömür – aşındırıyordu anam...

Bazı zamanlarda dondurucu yollardan geçerdi. Yumuşak tenini keserdi buz gibi soğuk rüzgar. Bazı zamanlarda tıpkı onun acılı kalbi gibi dolmuş bulutlar, anamın gözünde biriken yaşlarla birleşerek akardı. Bu kez ise hava çok sıcaktı. Temmuzun kavurucu sıcaklarına denk gelmişti bu görüş günü. Anam ‘Sen de ki 40 derece, ben 50 derece diyeyim’ diyordu. Güneşin eritemediği o demir kapının önünde beklerken içinde ‘içeriye’ mümkün olduğunca fazla eşya sokmanın yolunu arıyordu. Onun gözünde bir görüş gününün iyi geçmesinin ölçüsü, bol miktarda eşyanın içeri alınmasıydı. Çünkü orası mahrumiyet bölgesiydi. Orada, ‘dışarı’dakinin gözünde belki de hiç bir kıymeti olmayan bir eşyanın değeri, çok büyük olurdu. ‘İçerdekilere’ kolay kolay bir şeyler ulaşmazdı. Maksat, onların daha da yalnızlaştırılması, hayatlarının daha da renklerden mahrum bırakılıp, duvarlar kadar grileşmesiydi.

Benim anam ise her görüş öncesinde mümkün olduğu kadar çok eşyayı içeri sokmanın hesabıyla yüklenerek düşerdi yollara. Bu sabah da öyle yaptı. Kızkardeşim, geçen görüşte anamdan acilen bütün arkadaşları için havlu istemişti. Havlu deyip geçmeyin, içerdeki için – hele hele bu kavurucu sıcaklarda – temel bir ihtiyaçtır. Anam bunu biliyordu. Ve sabahın erken saatlerinde yola çıkmasına rağmen öğlenin kavurucu sıcağında kendini zindanın önünde bulduğunda, elindeki çantanın içinde kardeşimin istediği havlular vardı. Cezaevinin önünde ise, evlatlarını görmeye gelen Kürtler beklemekteydi. Yaşlılar, çocuklar, kadınlar sabahın köründen beri güneşin altında bekletiliyordu. Termometreler 50 dereceyi gösteriyordu.
Sıra bir türlü geçmiyordu. Çünkü her içeriye alınan görüşçünün eşyaları didik didik ediliyor, çoğunlukla paralanıyordu. Sıra anama geldiğinde görevli gardiyan içeriye eşya götüremeyeceğini söyledi. Anam öylece kalakaldı ilk etapta. Böyle bir şey mümkün değildi. Kızına, kızının arkadaşlarına eşya getirmek hakkıydı. İtiraz etti. Gardiyan kesin bir hareketle anama, o valizi kendisiyle içeri alamayacağını vurgulayınca, anam da elindeki valizle birlikte kenara çekildi.

Alel aceleyle valizi açtı. İçindekilerden hangisinin daha acil bir ihtiyaç olduğunu düşündü. Evet, havlular acildi. Onları mutlaka içeri sokmalıydı. Ama nasıl? Sağına-soluna baktı, sonra valizin içindeki havlulardan birini alıp, eşarp gibi başına bağladı. Sonra ikinci havluyu alıp, atkı gibi boynuna sardı. Bir havluyu ise sırtına attı. Sıcaklar içinde kaynayan anam, o 50 derecelik havada üstündeki giysiler yetmiyormuş gibi bir de havlulara bürünüp yeniden sıraya girdi.

Asker bu kez anama bakıp, ‘teyze, bu ne? Sana demedik mi, içeriye kesinlikle eşya alınmayacak!’ diye kızdı. Anam ise ‘bir şey almadım ki’ deyince, asker havluları gösterip ‘o zaman bu ne?’ dedi. Bu kez ‘Ama hava çok soğuk, üşüyorum oğlum. Bunlar beni ısıtıyor’ diyerek cevap veren anam hızla konrol noktasını geçmeye çalışıyordu. Ama o kavurucu sıcaklarda yüreği ve vicdanı buz keser gibi soğuk asker eli anamın başındaki havluya atıp, almaya çalışıyordu. Anam ‘oğlum, hava çok soğuk. Bak, üşüyorum’ deyip çaresizce direnmeye çalışıyor, askerin almaya çalıştığı başındaki havluyu elinde tutup, çekiştiriyordu. Bu kez boynundaki havluya elini atan asker çekiştirip duruyordu. Anam hala anlatmaya çalışıyordu çaresizce; ‘hava çok soğuk, hava çok soğuk...’

Evet “hava çok soğuk”. Anamın yüreği üşüyor. Terler içinde kalmış yaşlı bedeni tir tir titriyor. El koydular havlularına, onu ısıtan havlularına. Ter damlalarına göz yaşları karışıyor. Acıdan bir hayatın izlerini taşıyan yüzünden akıp düşüyor tozlu betona tuz damlacıkları. Benim anam üşüyor. Benim anam tir tir titriyor. Bir temmuz gününde. Bir tuz gününde. Benim anam üşüyor. Kızları için üşüyor. Sarınıyor havlularını bir diğer görüşe kadar..

aysegulyildirim7@hotmail.com

*****


Kadınlara Mektup

SUZAN SAMANCI

“Şér şére çi jine çi mére” Aslan aslandır, ha kadın ha erkek. (Kürt atasözü)

Özel günlere olan ihtiyaç devam ettikçe, çığlıklarımız da hiç dinmeyecek... Bu çirkin savaş ensemizde solurken ve yasakların, eşitsizliğin, adaletsizliğin kol gezdiği bir ülkede özgür bilinçlerin gelişmesine, hele hele kadınların gelişmesine olanak yoktur. Özgürlüğe ulaşmanın yolu: gerçekliğe ve doğrulara ulaşmak gibi, bir değil birçok olsa da, biricik ilke: kendi gücünü etkin bir şekilde kullanma ve güçlü bir örgütlenmeden geçer elbette.

Aslında kadın sorununun evrensel bir sorun olduğunu çok iyi biliyoruz; işte sorun burada kilitleniyor. Bilmek yetmiyor, tıpkı demokrasiye ve özgürlüğe dair en güzel teorileri yapıp somut yaşama geçiremeyen ülkeler ve bireyler gibi... Yüz yıllardan beri katmerli baskı ve sömürüyü yaşarken, her şeyi tümden sisteme ve erkeklere yüklemenin kolaycılığına kaçmıyor muyuz? Sesinizi duyar gibi oluyorum. Kızmayın kızmayın! Bilmez miyim? Binlerce yıllık gerici gelenekler, mitoslar, baskılar kadını dört duvar arasına hapsetti; annelik ve ev kadınlığı yüceltildi; ama öte yandan ev içinde harcanan emek hiç kimsenin gözüne gelmedi, gelmiyor. Kendini bütünüyle ev işlerine veren kadın, değer duygusunu arayarak kısırdöngüde eriyip giderken, aktif, önde ve gelişkin kadın olmak korkutuyor, hemen geri adım atıyoruz; bu geri adım atışta yalnız kalma ve dışlanma korkusu yatıyor... Gerçeklerle yüz yüze gelme cesareti gösterebilseydik, kendimiz olabilseydik bir başınalık ve dışlanma bu denli bizi ürkütmezdi. Siyasetle, sanatla ve bilimle uğraşmanın erkek işi olduğuna öylesine şartlandırılmışız ki, etkin katılımın sorumluluğunu taşıyamıyoruz. Siyasetteki yerimiz hâlâ toplumsal aksesuar olmanın ötesinde değil.

Ve doğurduklarımızın dinozorlara dönüşmesine bizler fazlasıyla katkıda bulunuyoruz. Toplumu değiştirmek, güzelleştirmek adına yola çıktığımızda bile erkeksi tavırlara bürünmüyor muyuz? Kadınlığımızı inkâr ediyor ve bu inkârın yabancılığı ve eriyişi getirdiğini görmek istemiyoruz. Erkekleri içimizden yargılıyoruz da, hiçbir zaman öncü ve etkin katılımın sorumluluğunu taşıyamıyoruz. En iyi, en güçlü eşlerimiz, ağabeylerimiz ve babalarımız olmalı.. kendimizi kanıtlayamadığımızdan pasta tariflerinde ve eşlerimizi çekiştirmelerde takılıp kalıyoruz. Güvenli, kariyer sahibi, güçlü birilerine sığınmakla özgüvenimizi kazanıp varolabilir miyiz? Bu yanılsamada nasıl da hiçleşiyoruz...

Tüm enerjimizi mutfakta harcayıp, tüm ömrümüzü çocuk büyütmeye verirken, kendimizi unutuyoruz. Kendi bedenimizin ve kişiliğimizin farkına varmıyoruz. Çocuklar evi terk ettiğinde yaşlandığımızı anımsıyor, korkuya kapılıyor, telaşlanıyoruz. Eşimiz kariyer sahibi ve ekonomik olarak güçlüyse ne haltlar işlediğini bilsek de susuyoruz.. susmak, bilmemenin ötesinde en çok da çaresizliktir. çaresizliğimizin çaresizliği bizi bizden alırken ve bir “hiç” olduğumuzu anladığımızda çoğu zaman geç kalıyoruz. Aldatılan, aldanan ve aşağılanan olmanın ötesi olabilir mi?

Sivil toplum örgütlerinden ve örgütlenmelerden kaçıyoruz, okumaktan gelişmekten de... Kocalarımız “ Ne gerek var çalışmaya ben kazanıyorum ya !” dediğinde, işimize geliyor, oysa “insanın kendine ait bir odası ve en azından beş yüz sterlini” olmadığında, varlığından kuşku duymalıdır. Ve bu güvensizliğimizle ne biz mutlu olduk ne de mutlu ettik. Üstüne üstlük aydın ve aktif kadınları nefretle anıp onları dışladık, onları düşman gördük, görüyoruz...

Aydın erkekler, eğer gerçekten aydınlanabilselerdi, bugün ne bu savaşlar ne de böylesine ezilen kadınlar olacaktı... J. J. Rousseau bile insanın özgür doğduğunu yazıyor ve yazılarında, karısına

karşı tutumunda bu kuralın kadınları kapsamadığını belirtiyor. Simone de Beauvoir “Kadın doğulmaz, kadın olunur” diyor. Ona göre feminizmin en önemli ayracı kadınla erkek arasında toplumsal olarak görülen farkların, aralarındaki genetik farktan doğmadığını kabul etmektir, çünkü feminite, doğal bir veri değil kültürel bir oluşumdur diyor.

Neden korkuyoruz? Neden yerimizde sayıyoruz? Neden pes ediyoruz? İnsanın kendini keşfetmesi insanlığı keşfetmesidir ve insan kendi içindeki, dışındaki gerçekliğin bilincine varıp bilincini gelişkin kıldığında, ancak o zaman kurtulabilir. Ve bilmek korkuları eritir; bilmek, cesaret ve özgürlüktür. Eğer bir cins diğerine hükmediyorsa sevgi yoktur; korkudan kaynaklanan bir bağımlılık vardır ve bağımlılığın adı da ne sevgi ne de saygıdır.

Ve bizler öğrenmekten, gelişmekten korkmadıkça kendimize güveneceğiz, kendimize güvendikçe üreteceğiz, ürettikçe kendimizi seveceğiz, kendimizi sevdikçe biz biz olacağız ve işte o zaman dimdik ayakta kalacağız.

****

Tornacının Karısı

HATİCE MERYEM


Ben bir tornacının karısı olsaydım eğer... yatak yorgan, yastık çarşaf demir kokardı, soğuk soğuk.

Evliliğimizin ilk yıllarında bir türlü alışamazdım bu cevhere.

Tornacı kocam her gece kor haline gelmiş demirleri bünyemin en serin bölgesinde soğutmaya
kalkıştığından bir kısmım buharlaşırdı zamanla.

İçimde bir yerler demir bağlardı ve demirle dostluğumuz özellikle ilk çocuğumuza hamileyken ben, ayyuka
çıkardı.

Bir sabah daha gün doğmadan kaynanamla düşerdik yollara.

Sosyal Sigortalar Hastanesi’ndeki kadın-doğumcunun kapısının önünde ben hafif bir baygınlık geçirirdim;
bunu kaynanam söylemiş olurdu, aksi takdirde sıranın bize gelmesi için öğleden sonrayı beklemek zorunda kalırız,
öyle söylemiş olurdu.

Doktor beyden utandığımdan, ultrason denen aletin maşasını sürdürtmezdim karnıma; kaynanam
da başıyla usulca desteklerdi benim bu akıllıca ve çok yerinde kararımı; “Ne lüzumu var elin adamına
kıçını başını göstermenin” derdi çıkışta...

Doktor bey gözümün alt kapağını aşağı doğru şöyle bir çekince her şeyi bir çırpıda anlamış olurdu; “Sizde demir
eksikliği var!” Şaşırıp kalırdım.

Bir tornacının karısında demir eksikliği mi olurmuş, böyle düşünürdüm.

Çarşafları silkelememeyi ilk o zaman akıl ederdim işte. Kaynanama hiçbir şey söylemezdim. Çünkü muhakkak söyleyeceğim her şey üzerine onun benden daha çok söyleyecek birşeyleri vardır ve ben bu defa onun karışmasını istemezdim.

Tornacı kocamın uykusunda pulları arasından döktüğü, teriyle dışarı attığı birkaç gram demir tozunu hatırlardım
mutlulukla, dönüş yolunda minibüsün en az sarsan koltuğunda.

Asıl bundan sonra başlardı benim de hikâyem.

Sabahları konu komşu laf etmesin, “Taze geline de bakın, ne çarşaf silkeliyor ne mendil!” demesinler diye, hurçtan çektiğim tertemiz bir çarşafı uzun uzun silkelerdim; ve üzerinde uyuduğumuz çarşaftan özenle sıyırdığım demir tozunu
bir açgözlü gibi hemen yutmaz, değeri anlaşılmış birtakım tozlar gibi saklar, gün içerisinde gıdım gıdım tüketirdim
onu.

Demirle harmanlanan bütün erkekler gibi tornacı kocam da mert, dürüst, sağlam bir adam olacağından muhakkak,
yıllar boyu göz yumardı bu gizli alışkanlığıma.


(Sinek Kadar Kocam Olsun, Başımda Bulunsun
İletişim Yayıncılık A.Ş.-2012)


*******


7 Kız Kardeşin Sırları

FAZİLET ÇULHA

YEDİ KIZ KARDEŞİN SIRLARI

Ne kadar ilgi çekici bir kitap ismi olabilir.
Kız kardeş neler çağrıştırır?
Yakın ilişki şekli.Güvenirlilik.Birlikte çok şeyi paylaşabilme…

5 Ağustos pazar
Sırılsıklam bir İstanbul akşamında kanalları dolaşırken TRT Haberde program başladı.
Programı izlerken kendime bir çimdik atmak istedim: “Hadi ya bu kadarı ancak uyurken olur!”
Ya da “Komplo teoricileri işi amma da ilerletmiş.” demek istedim.

YEDİ KIZ KARDEŞİN SIRLARI

Aşk,heyecan, macera…
Bu kız kardeşler BP, Shell, Mobil, Checron, Exxon, Gulf ve Texaco petrol şirketlerinin adıymış.

Programda Sovyetlerin dağılmasından sonra bölgede kurulan ya da bağımsızlaşan ülkelere bu şirketlerin girişi anlatılıyor.

Bu şirketler, eski teknolojilerin yenilenmesi,verimlilğin artırılması ve pazarlama ana başlıklarında petrol bölgelerini dizayn ediyorlar.

Yeni siyasi oluşumları düzenlerken pürüz çıkaranlar tasfiye ediliyor. Ülkeler akıl almaz rakamlarda borçlandırılıyor.

Bu program bir belgesel.

Hangi yıl, hangi devletin, hangi yöneticileri veya başbakanıyla, nerede, kaç dolara, hangi anlaşmayla anlaştıkları;

Petrol boru hattının, bölge ülkelerinin siyasi istikrar dönemleri hesaplanarak 600 km uzatılması;

Çin’e petrol sağlayan hat ve Çin’in buna bağlı ekonomik büyüme potansiyeli anlatılıyor…

Ben bu proğramı izlerken bir taraftan da gözüm hep ekranın sağ alt köşesindeki belgeselin adındaydı.

YEDİ KIZ KARDEŞİN SIRLARI

Neden bu isim?

Kız kardeşler bir araya gelerek ne çok siyasi güç ve ne çoook paraya hükmedebiliyor.

Peki gerçek kız kardeşler birlikte davranabilirse neler yapabilir?
Üstelik gerçek kız kardeşlerin elinde hayatı yeniden üretebilme, paylaşabilme ve hayatı güzelleştirebilme gücü varken...


http://www.feminkurd.net


 
Yazıya puan ver:
 (Toplam Oy #: 5)
  |   Okuma: 1680   |   Yorum: (9)   Yazdir
   Arkadaşına Gönder

Değerli ziyaretçimiz, siz kayıtsız kullanıcı olarak siteye girdiniz. Size kayıt yaptırmanızı veya kendi adınızla giriş yapmanızı öneriyoruz.

İlgili Diğer Haberler:


 Yorum #1  | 22 Ocak 2014 17:45 | Alıntı     

onlinecreditu

avatar    Grup: Misafir
   Yayınlar: 0, Yorum: 0, Kayıtlı: --
   ICQ: --,
Кредитные карты банка Русский Стандарт
Русский Стандарт Классик Online, RSB World MasterCard Cash Back Card,
<a href=" http://onlinecreditu.ru/russkij-standart-vzyat-kreditnuyu-kartu/"> Кредитные карты банка Русский Стандарт</a>


Кредитные карты банка Русский Стандарт

Русский Стандарт Студенческая карта, British Airways American Express® Classic Card, Комплект карт Malina Classic Cards, Комплект карт Malina Gold Cards, Комплект карт Malina Student Cards
 Yorum #2  | 27 Şubat 2014 21:33 | Alıntı     

DanielMymn

avatar    Grup: Misafir
   Yayınlar: 0, Yorum: 0, Kayıtlı: --
   ICQ: --,
Hello. And Bye.

mr fitz
 Yorum #3  | 18 Eylül 2017 15:32 | Alıntı     

Charlessoist

avatar    Grup: Misafir
   Yayınlar: 0, Yorum: 0, Kayıtlı: --
   ICQ: --,
 Yorum #4  | 18 Eylül 2017 16:33 | Alıntı     

KennethTeemo

avatar    Grup: Misafir
   Yayınlar: 0, Yorum: 0, Kayıtlı: --
   ICQ: --,
 Yorum #5  | 18 Eylül 2017 22:42 | Alıntı     

BennyNuB

avatar    Grup: Misafir
   Yayınlar: 0, Yorum: 0, Kayıtlı: --
   ICQ: --,
 Yorum #6  | 18 Eylül 2017 23:12 | Alıntı     

Charlessoist

avatar    Grup: Misafir
   Yayınlar: 0, Yorum: 0, Kayıtlı: --
   ICQ: --,
 Yorum #7  | 21 Eylül 2017 10:49 | Alıntı     

Alfredcaw

avatar    Grup: Misafir
   Yayınlar: 0, Yorum: 0, Kayıtlı: --
   ICQ: --,
 Yorum #8  | 13 Ekim 2017 01:22 | Alıntı     

MichaelCef

avatar    Grup: Misafir
   Yayınlar: 0, Yorum: 0, Kayıtlı: --
   ICQ: --,
wh0cd3442378 gasex <a href=http://gasex.world>gasex</a> http://gasex.world lozol <a href=http://lozol.reisen>generic lozol</a> http://lozol.reisen generic albendazole <a href=http://albendazole.us.org>albendazole online</a> http://albendazole.us.org levaquin <a href=http://levaquin365.us.com>levaquin sale</a> http://levaquin365.us.com capoten captopril <a href=http://capoten.world>capoten</a> http://capoten.world
 Yorum #9  | 13 Ekim 2017 19:01 | Alıntı     

AaronVop

avatar    Grup: Misafir
   Yayınlar: 0, Yorum: 0, Kayıtlı: --
   ICQ: --,
wh0cd3791133 viagra online <a href=http://viagraonline.reisen>viagra online</a> http://viagraonline.reisen

Yorum ekle

Adınızı:  

E-Posta:  


Kodunu:
Include security image CAPCHA.
Kod güncelleme


Kodunu girin: